Araştırma ve ödevleriniz için her türlü kaynağı ve dokümanı En Geniş Araştırma ve Ödev Sitesi: www.arsivbelge.com ile bulabilir ve İsterseniz siz de kendi belge ve çalışmalarınızı gönderebilirsiniz!
Her türlü ödev ve dokümanı
www.arsivbelge.com ile kolayca bulabilirsiniz!


Araştırmalarınız için Arama Yapın:






  
BİLGE - Bir Bilgisayar programının Psikanalizi - Roman

                    

www.arsivbelge.com
BİLGE - Bir Bilgisayar programının Psikanalizi - Roman dokümanıyla ilgili bilgi için yazıyı inceleyebilirsiniz. Binlerce kaynak ve araştırmanın yer aldığı www.arsivbelge.com sitemizden ücretsiz yararlanabilirsiniz.
BİLGE - Bir Bilgisayar programının Psikanalizi - Roman başlıklı doküman hakkında bilgi yazının devamında...
Ödev ve Araştırmalarınız için binlerce dokümanı www.arsivbelge.com sitesinde kolayca bulabilirsiniz.

 BİLGE

 

 

Bir Bilgisayar programının Psikanalizi

 

 

ROMAN

 

 

Nadir BENCAN

 

 

 

 

İşhanı

            Haziran başında yağmurlu bir İzmir günü. Yaz sıcaklarının başlamasının ardından, üç gündür süren kapalı hava, serinleme, sabahın saat on’u ve gece başlayan yağmur hala devam ediyor. Alsancak’ta bir işhanının arkasındaki otoparkından ıslanmamak için koşarak hana giriş, üstünü başını düzenleyip biraz ıslanan saçlarını eliyle düzeltiş, “Danışma” yazan camlı kabinin içindeki gülümseyen bayana bir baş selamı verip asansöre yöneliş. Bütün bunları yaparken Akın, aklından doktora ne söyleyeceğini sıralamaya uğraşıyordu. Eski arkadaşı, ama uzun bir zamandır arkadaşı olmaktan çıkıp patronu olan Hüsnü bey’in iş teklifini iletmek, açıklamak ve ikna etmekle görevlendirilmişti. Ne yapıp edip ikna etmesi tembihlenmişti sıkı sıkı. “Bu …. doktor milleti paraya dayanamaz” demişti Hüsnü bey, her zamanki bozuk ağzıyla. Para konusunda ikna edici rakamı ağzından almaya çalışacak, ama kendisi bir rakam telafuz etmeyecekti. İşin burasını Hüsnü beye bırakacaktı.

            Asansörün düğmesine basmadan, cebinden adres yazılı not kağıdını çıkarıp bir daha baktı. Dördüncü kat dört yüz on iki numara. Asansöre girdi. Dördüncü kata doğru çıkarken, asansörün temizliği dikkatini çekti. Binanın girişi de alışılmadık ölçüde temizdi, hatırladı. Her yer bakımlı ve tertemiz görünüyordu. Açılan asansör kapısının tam karşısındaki duvara bir tabela konmuştu ve hangi numaraların hangi tarafta olduğunu gösteriyordu. Bu sayede aramadan sola yöneldi ve biraz ileride, koridorun sağ tarafında dört yüz on iki numaralı kapının önünde durdu. Zile bastı. “Ding doooooong!” Çok tatlı bir tonda, basit, tek defalık çalmıştı zil. Sesi o kadar tatlı idi ki, bir daha basmak geldi içinden. Ama kapı otomatla açıldı ve ayağa kalkmış kendisine doğru gelen bayanla göz göze geldi. Telefonda randevu almak için görüştüğü bayan olmalıydı bu.

            “Günaydın” dedi Akın

            “Günaydın, buyurun?”

            “Ben Akın Soylu. SmySoft’tan geliyorum, dün sizden randevu almıştım sanırım. Hamdi beyle görüşecektim.”

            “Ah, buyurun Akın bey, hoş geldiniz. Hamdi bey sizi bekliyor. Bir dakika oturun lütfen.” Eliyle salondaki koltuklardan birini gösterdi ve Kapısının üzerinde “Hamdi Cankılıç” yazan odaya yöneldi.

            Salon düzenli, temiz ve sade idi. Sekreter bayanın oturduğu bir masa, bir ikili kanepe, koltuklar, sehpalar, sehpaların üzerinde çeşitli dergiler ve duvarlarda tablolar vardı. Dinlendirici, huzurlu bir ortamdı. Hafif bir enstrumental sanat müziği duyuluyordu bir yerlerden. Başka bir odanın kapısında, “Jinekolog Dr. Ersin Beyoğlu” yasısı vardı. Ofisi iki doktor paylaşıyorlardı anlaşılan. Hem masraflar ikiye bölünüyor, hem de hastalarının çoğu kadınlardan oluşan Hamdi ile Ersin’in hedef kitlesi örtüşüyordu demek.

            “Buyurun efendim, Hamdi bey sizi bekliyor.”

            “Teşekkür ederim” dedi gülümseyerek ve odaya girdi. Salonun tersine, odada bir karmaşıklık hakimdi sanki. Penceresiz iki duvar boydan boya kütüphane idi. Pencereli duvarın yan tarafında kocaman bir akvaryum vardı ve içinde üç-dört tane bayağı iri akvaryum balığı yüzmeye çalışıyordu. Akvaryumun arkasındaki duvarda birkaç diploma, sertifikalar, plaketler... Üzeri kitaplar ve kağıtlar, dosyalarla dolu bir masanın arkasında Hamdi Cankılıç, hafif kilolu vücudu  ile ayakta ve kapıya doğru hamle halinde idi. Elini uzatıp kuvvetlice sıktı.

            “Merhaba, hoş geldiniz Akın bey. Nasılsınız?”

            “Teşekkür ederim Hamdi bey, siz nasılsınız?”

            “İyiyim, teşekkür ederim. Oturun lütfen.”

            Masanın hemen önündeki koltuğa oturdu. Hamdi, onun oturmasını bekleyip, ondan sonra oturmuştu. Devamlı gülümseyen, sıcak bir bakışı vardı. Gözlerinin içine bakıyordu insanın. Bu karmaşık odada ilk dikkati çeken şeyin, Hamdi ve bakışları olduğunu fark etti. Güven veren, “kendini bana teslim edebilirsin” diyen bir “Hamdi” atmosferi hemen etrafını sarıyordu insanın.

            “Smysoft?” dedi ve sorar gözlerle baktı Hamdi. Çünkü randevu kişi adına değil, firma adına alınmıştı. “Bir yazılım firması sanırım.”

            “Evet. Pek çok sektör için yazılım üretiyoruz. Hem yurt içi, hem de yurt dışı çalışmalarımız var. Sistem kurduğumuz firmalara aynı zamanda teknik personel ve eğitim desteği de sağlıyoruz. Bu yıl itibarı ile, yaklaşık beş yüz ile altı yüz arası teknik personelin performansından sorumluyuz diyebilirim.”

            “İlginç, çok güzel. Bize de zaman zaman hasta takip programları teklif etmek için gelirler, ama benim çalışma sistemime pek hitap etmiyorlar bu tür programlar. Onun için denemeye bile gerek görmedim. Bu konuda biraz eski kafalıyım galiba.”

            “Eminim sizin işinizi kolaylaştıracak programlar da geliştirilecektir zamanla.” Böyle söyleyerek Akın, Hamdi’deki “sen bana program pazarlamaya mı geldin?” sorusunu bertaraf etmiş oluyordu. Hamdi, bu mesajı aldı ve doğrudan konuya ulaşmak istedi. Saat on birde başka bir hastası vardı çünkü.

            “Size nasıl yardımcı olabilirim?”

            Akın biraz daha ciddi bir hava takınmak üzere kendini kontrol etti, ses tonuna bir iç-ayar verdikten sonra tane tane konuşmaya başladı:

            “Sorumluluğunu taşıdığımız teknik personelin size ihtiyacı olduğunu düşünüyoruz Hamdi bey” dedi. Hem genel olarak performansları açısından, hem de özel bazı kişisel sorunları açısından. Firmamız size kurumsal terapistimiz olmanızı teklif etmek istiyor. Bunun şartlarını görüşmek üzere sizi firmamıza davet etmek istiyoruz. Ben, yalnızca bir ön görüşme yapmak ve teklifi size gereği gibi tanıtmak için buradayım.”

            Durdu. Hamdi’nin tepkisini ölçmek için gözlerine baktı. Hamdi şaşırmıştı ve bunu gizlemek çabasında da değildi.

            “Kurumsal terapist derken?”

            “Personelimizi size yönlendirebiliriz, ama bunun bizce bazı sakıncaları var. İnsanların bir kısmı bu tür bir terapiye direnç göstereceklerdir, siz daha iyi bilirsiniz. Sonra, kaynakları ortak olan bazı sorunlar olduğunu biliyoruz. Çalışma ortamı ve sektörlerin özel şartlarından kaynaklanan sorunları kastediyorum. Terapistin de bu şartları yerinde gözlemlemesinin yararına inanıyoruz. Bu nedenle, sanırım dünyada ilk defa olacak bu, iki yıl süreli, yalnızca firmamıza bağlı, sözleşmeli bir çalışma öneriyoruz size. İki yıldan sonrası açık olacak. Yani çalışmanın verimine göre, devam edilebilir. Eğer siz de memnun kalırsanız tabii. Biz, kariyeriniz açısından önemli imkanlar sağlayacağını düşünüyoruz böyle bir çalışmanın. Yeni bir çalışma alanının dünyadaki tek uzmanı olmanız mümkün yani.”

            Hamdi’nin kafasından bin tane şey birden geçti peş peşe. Hiç beklemiyordu böyle bir teklifi. Teklif gerçekten de şaşırtıcı idi. “İşyeri doktorluğu” kavramı, kalabalık işyerleri için eskiden beri vardı ama, pratisyenlik çerçevesini aşamamıştı. Buna gerek de yoktu. İlk muayene ve müdahalelerin yapıldığı, gerekiyorsa daha büyük merkezlere veya uzmanlara sevkedildiği kurumlardı bunlar. İşe yarıyor, ve yeterli oluyorlardı. Ama uzmanlık düzeyinde işyeri doktorluğu, ordularda, hapishanelerde filan ve özellikle de psikologlar düzeyinde denenmişti. Psikiyatri, hele hele psikanaliz derecesinde bir “işyeri doktorluğu”, evet, hiç denenmemişti ve galiba ilk kez teklif ediliyordu.

            “Teklif çok ilginç” dedi Hamdi. “Ama biz psikanalistler için bu çok zor. Bizim hastalarımız sürekli hastalardır. Şu anda tedavisini iki yıl olarak planladığım şizofreni hastalarım var. Onları bırakamam. Hiçbir analist bırakamaz. Bu yüzden, teklifinizi değerlendirsem bile, kendi hastalarımla da ilgilenmeye devam etmem gerekir. Size geniş zaman ayırabilmem ise, belki beş-altı ay sonra mümkün olabilir. Hastalarımı iyileştirip, yeni hasta da kabul etmemeliyim ki zamanım boşalabilsin.”

            Akın biraz daha ciddileştirdi kendini. Birkaç olumlu ipucu yakalamıştı Hamdi’nin sözlerinden ve üzerine gitmeliydi:

            “Bize tam gün lazımsınız Hamdi bey” dedi, “Hem de bu haftadan başlayarak. Hastalarınızı bir arkadaşınıza devredebilirsiniz, bu uygulama var sizin sektörde, bildiğimiz kadar. Ayrıca, kariyer açısından olduğu kadar, mali açıdan da bu teklifin size büyük bir tatmin sağlayacağını düşünüyoruz. İnanın, başka hastaya ihtiyaç duymayacaksınız. Ayrıca şizofreniymiş, yok efendim paranoyaymış gibi zor vakalarla uğraşmak durumunda da kalmayacaksınız. Şu kadarını söyleyeyim, ücret konusunda Hüsnü bey sizin talebinizi tartışmadan muhasebeye gönderebilir.”

            “Hüsnü bey?”

            “Patronumuz, şirketin yönetim kurulu başkanı. Sizi bulan kendisi. Başka teklifler de hazırlamak istedik ama, Hüsnü bey gerek görmedi. Ayr…”

            “Pardon, beni nasıl bulmuş?”

            “Bilmiyorum inanın. Kendisiyle görüştüğünüzde sorarsınız. Ama o kadar emin konuştu ki, bu işi sizden başka kimse hakkıyla yapamaz demeye getirdi sanki. Demek ki sizi iyi tanıyor.”

            Hamdi adamakıllı meraklanmıştı. Hem bilmediği, ve önemli görünen bir firma tarafından araştırılmak, seçilmek, hem de üstelik “yapsa yapsa bu yapar” diye nitelenmek, uzun zamandan beri özlemini duyduğu bir ziyafet çekiyordu ego’suna. Yıllardır itilip kakılan, pısmaya zorlanan megaloman yanı uykusundan uyanmış, keyifle geriniyordu sanki, güne başlamak için. Akın da planlamadığı halde, sözün kendiliğinden bu noktaya gelmesinden memnundu. Şimdi Hamdi, Hüsnü beyle görüşmeye kolay kolay “hayır” diyemeyecekti.

            “Yaa şimdi Akın bey, bir hafta diyorsunuz, hastaları devret diyorsunuz, bu işler kolay mı? Hüsnü bey, onur duydum, tamam da…”

            “Birkaç küçük nokta daha var” dedi Akın. “Sektörlerin özel koşulları ile ilgili olarak bir süre eğitim almanız gerekecek. Yanlış anlamayın, sizin meslekle ilgili eğitim değil. Bizim sektörlerle ilgili. Bunun için de, bu tür eğitimleri verdiğimiz bir kamp ortamı var. Her şeyden izole, sakin bir orman ortamında kamp yerimiz. Bir süreliğine, kişisel şartlarınızı da ayarlamanız, ne bileyim, faturalarınızı filan halletmeniz gerekebilir.”

            Akın, sanki Hamdi kabul etmiş gibi, neredeyse valizini hazırlayacak şekilde konuşuyordu. Bu taktik, lise yıllarından beri kullandığı, ender olarak boşa çıkan bir taktikti.

            “Bence çok beğeneceksiniz. Yalnızca eğitim için değil, kendini dinlemek için, eğer ilgileniyorsanız meditasyon için de ideal. Valla bir iki ay kalsanız on yaş gençleşmiş dönersiniz. Mükemmel bir yer yani.”

            Hamdi, çoktan sıkmaya başlayan çalışma ortamını düşündü bir an. Boğazını sıkan büyük şehir ortamını düşündü. Sonra, çalışmalarının değerini bilmeyen ve kendisine hep yukarıdan bakan bilim cücelerine olan kızgınlığını düşündü. Arzu’ya olan yakıcı, kavurucu özlemini ve hicranını birkaç hafta olsun doya doya yaşamaya olan ihtiyacını düşündü Hamdi. İşte bulutların ötesinden bir şans topu çıka gelip kapısından içeri girmişti. Hem de bütün sorunlarına birden çözüm vaadiyle. Ama gene de hemen “evet” demek gelmiyordu içinden. Görünmeyen bir el geri geri çekiyordu sanki onu. Bir his, ilk görünüşe aldanıp acele karar vermekle ilgili bazı tecrübeler, belki bir önyargı…

            “Böyle bir konuda uzun uzun düşünüp değerlendirme yapmam gerektiğini anlarsınız…”dedi. “Teklifiniz için gerçekten teşekkür ederim, onur duydum. Tamam, Hüsnü bey ile de görüşelim, daha detaylı bilgi almak elbette isterim, ama bunu hemen olumlu bir yaklaşım olarak almayın lütfen. Öncelikle mevcut hastalarım açısından iyice düşünmeliyim. Bizim işte bir hastayı bir başka analiste yönlendirmek her zaman kolay değildir. Hasta ile analist arasında özel pek çok süreçler yaşanır, anlamlar paylaşılır.”

            “Elbette” dedi Akın. Amacına ulaştığını hissediyor ve seviniyordu. “Siz bu değerlendirmeyi yapacaksınız tabii ki. Hüsnü bey’le görüşmek için bu akşam uygun mu?”

            Hamdi bir an sinirlendiğini hissetti. Bu kadarı biraz yüzsüzlük olmuyor muydu? İnsan nezaket icabı, benden bir tarih istemeli değil mi? Ne demek şimdi bu akşam?”

            “Hayır” dedi sertçe. “Defterine bakıyormuş gibi yaptı, sayfaları karıştırdı. Aslında yaz sezonu, psikanalistlerin ölü sezonu idi. Okulların tatile girmesi ile birlikte, hastalar veya hasta yakınları da tatil planlarını yaparlar, ya sahil yörelerine, ya da memlekete, köye, yaylaya, bir yerlere akın başlardı. Acil durumu olan psikanaliz hastası çok ender çıkardı, intihar eğilimi filan gibi. Genellikle hastalar sonbahara randevulaşarak, iyi tatiller dileyip vedalaşırlardı Hamdi ile. Hamdi de kendi tatil planlarını yapabilirdi böylece. Hatta Mayısın ikinci haftasından itibaren, Uzakdoğu turlarını incelemeye başlamış, bir tercih yapmaya çalışıyordu. Bir alternatifi de, sırf Arzu’dan dolayı, Almanya Aachen civarında birkaç haftalık bir tatil idi. Arzu’nun kaldığı, gezdiği yerleri görmek, havasını ciğerlerine çekmek istiyordu. Böylece biraz daha yanabilir, biraz daha hüzünlenebilir, biraz daha içip kahrolabilirdi.

            “Hafta sonu olabilir” diye devam etti. “Cumartesi akşam?”

            Akın cep telefonunu çevirmişti bile. “Merhaba Tuğba, …evet, …cumartesi akşama bakar mısın… Paris, …anladım ...yarın öğlen ...bir dakika,”

            Hamdi’ye döndü, “Hüsnü bey yarın akşam onbeş günlüğüne yurtdışına gidiyormuş. Yarın öğle yemeğinde birlikte olmanız mümkün mü?”

            Hamdi gene kendisini sıkıştırılmış hissetti. Ama “yok” demek de gelmedi içinden. Böylece de, bu işi aslında istediğini anlamış oldu. İstemese veya çok tereddütlü olsa, bu tür durumlarda birçok defa yaptığı gibi, bir refleks olarak postasını koyar ve yorganı yakmaktan çekinmezdi. Demek ki istiyordu bu işi. Ama kendisini mümkün olduğunca ağırdan satmalıydı. Şimdi, pazarlık zamanıydı. Ve kahretsin, bu işi hiç beceremezdi.

            Deftere bakıyormuş gibi yaptı gene. “Tamam,” dedi, “peki. Yarın öğlen yemeğinde. Nerede?”

            “Biz sizi alırız” dedi Akın. Saat on ikide burada olurum, uygun mu?”

            “Tamam, on iki.”

            “Ne kadar zamanımız olacak?”

            İşte gene bir ağırdan satma fırsatı. Deftere bakıyormuş gibi yaptı yeniden.

            “Saat üçte randevum var” dedi. “Sanırım yeterli olur.”

            “Sorun olmaz sanırım” dedi Akın.

            Aslında ertesi gün  üçte randevusu filan yoktu. Olsa bile erteler miydi, emin değildi. Ama bu görüşmeyi, bu işi istiyordu, ondan emindi şimdiden. Kahretsin! Maça bir sıfır yenik başlayacaktı gene. Bu istekle, nasıl pazarlık yapacak, bırak pazarlığı, nasıl objektif durum değerlendirmesi yapabilecekti!

            Akın ayağa kalktı, elini uzattı. “Tanıştığımıza çok memnun oldum Hamdi bey” dedi. “İnşallah verimli bir birlikte çalışma imkanı buluruz. Hayırlısı olsun artık.”

            “Evet, hayırlısı olsun. Görüşmek üzere.”

           

 

 

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Hamdi

            Bir psikanalistten hiç beklemeyeceğiniz bir görüntü alıyordunuz Hamdi’den. Hani neredeyse sukut-u hayal! Saçlarını uzatıp arkadan bağlamamıştı. Kısa kesimli idi saçları. Favorileri kulağın üst hizasına yakındı. Top sakalı, çene sakalı filan da yoktu. Alnı, yaşına göre fazla açılmış sayılmazdı. Kırk yedi yaşındaydı, ama kırkında bile göstermiyordu. Ortadan biraz uzun boylu, hafif kilolu, buğday tenli bir adamdı. İlk gördüğünüzde, bir bankacı veya bir memur sanabilirdiniz, ama bir psikanalist asla! Ağır, oturaklı, düşünmeden konuşmayan tiplerdendi. Yalnız, konuşmayı biraz fazla seviyor gibiydi. Fakat onu tanıdıkça, dinlemeyi de konuşma kadar sevdiğini, yeri geldiğinde konuşmadan çok dinlemeyi seçtiğini ve dinlerken de anlamak için çaba harcadığını anlıyordunuz. Öyle boş boş dinlemiyor, dinlediği yerde konuşanın ve konuşulan konunun derin bir analizini yapıyordu sanki. Mesleki bir alışkanlık olmalıydı bu.

            Gaziantep’te doğmuş, bütün öğrenimini Gaziantep’te yapmıştı. Taa ki 12 Eylül’de siyasi eylemlerden yakalanıp ceza evine konulana kadar. Şiddeti onaylamayan bir sol gruba mensuptu, öyle şehir gerillası filan diyenlerden değil. Şiddet eylemleri ile hiçbir ilgisi yoktu. Ama nerede bir grev, gösteri, eylem, protesto varsa, orada Hamdi’yi bulabilirdiniz. Bildiriler dağıtır, afişler asar, geceleri duvarlara yazılar yazar, pullama ve kuşlamalar yapar, eğitim çalışmaları planlar, bunların hepsinde de ön planda yer alırdı. Hemen her gün bir öğün polis dayağından nasiplenirdi. Sonra hapishaneler, firar, yurt dışına kaçış, gurbetlik yılları, İngiltere’de üniversite, doktora, Afrika macerası, ilginç bir kaza ve kopan bir bacak, şizofreni tedavisi, Psikanaliz eğitimi… Çok az insana nasip olan maceralı bir hayat içinde pişmiş, yanmış, çelik gibi bir iradeye ve fakat biraz çatlak, aykırı, çıkıntı bir kişiliğe sahip olmuştu. Her alanda kendine yeterli bir özgüven, dünyaya ve hayata beş para vermeyen materyalist bir derviş! Nerede bir pire bulsam da, birkaç yorgan daha yaksam diye dolaşan, ego’su zaman zaman bu tür zaferlerle beslenmesi gereken uçuk bir Psikanalist!

            Sosyalist ama aynı zamanda milli gurur sahibi. Ölümüne feodalizm karşıtı ama çoğu alanda geleneklere bağlı. Aristokrasinin ve burjuvazinin ürettiği her şeye düşman ama Türk Sanat Müziği hayranı. En sevdiği şiirler Divan edebiyatından… Yıllarca yurt dışında yaşadığı halde batının ne pop, ne rock, ne de klasik müziğini sevememiş, rakının anason tadını unutamamış, cağırtlak kebabını, içli köfteyi oralarda beyhude yere arkadaşlarına sevdirmeye çalışmış, ve onların yüzlerini buruşturarak uzaklaşmalarını içi burularak izlemiş biri işte. En değer verdiği şey özgürlüğü, ama kendine özgü değerler ve ahlak anlayışı ile etrafına öyle bir duvar örmüş ki, bırakın özgür olmayı, kımıldaması bile mucize. Şöyle tarafsız bir bakışla süzseniz, çelişkiler yumağı yani. Üstelik kendisi de farkında bu durumunun. Ama ne kendisi şikayetçi bu durumundan, ne de işinde son derece başarılı ve sevilen bir Psikanalist olmasına engel teşkil ediyor bu durum.

 

  

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arzu

            İzmir’e yerleştiğinden beri aynı ofisi kullanıyordu Hamdi. Lise yıllarından tanıdığı  jinekolog Ersin daha önceden bu ofisi kiralamış ve bir başka jinekolog arkadaşı ile beraberdi. Bir süre sonra arkadaşı ayrılmış, bir yıl kadar Ersin yalnız kalmıştı. Bir hastanede çalışıyor, ofisi yalnızca “özel ilgi bekleyen” hastaları ile görüşmek için kullanıyordu. Hamdi gelince, ona ofisi birlikte kullanmayı teklif etmiş, Hamdi de seve seve kabul etmişti bu teklifi.

            İşhanının tamamı, yaşlı, kibar bir beyindi; Hüseyin Alp. Hüseyin bey aynı zamanda iş hanının yöneticiliğini de yapıyordu. İzmir’deki iş hanları içinde tertip ve düzeni, konforu ve temizliği ile seçkin bir yere sahipti. Birinci katta bir yönetim ofisi vardı ve Hüseyin bey, bir sekreteri ile birlikte orada bulunurdu. Daha doğrusu sekreteri orada bulunur, Hüseyin beyin ne zaman orada olacağını Allah bilirdi.

            İki ay kadar önce, sekreter değişti. Bir kadın için uzun sayılabilecek boylu, zayıf fakat kemikli, uzun kumral saçlı, beyaz tenli ve son derece güzel siyah gözlü yeni bir sekreter işe başladı. Yüzü toparlaktı. İnce ve biraz irice burnunun üzerinde, iki yanında hafif çiller vardı, öyle sık değil. Ama baktığınızda hemen göze çarpıyor ve çok hoş bir hava katıyordu görüntüsüne. Kaşları düzgün, seyrek ve aldırılmamış görünüyordu, düz gidip birden aşağı kıvrılan kaşlardan. Zaten hiç makyaj yapmıyor gibiydi. Dudakları etli, dişleri hafif aralıklıydı. Öyle koçana dizilmiş mısır gibi dişlerden değildi.  Ön dişleri tavşan diş denilen, diğerlerinden daha uzun görünüyordu ve bu görünüm ona ayrı bir hava veriyordu. Özellikle de gülümsediği zamanlar. Sağ tarafta, köpek dişi ile sonra gelen diş biraz üst üste binmiş, öndeki hafif dışarıya doğru çıkmıştı ve güldüğünde ilk göze çarpan bu oluyordu. Fakat çok enderdi gülümsediği anlar. Yürüyüşü erkeksi idi. Pek ofisinde oturmuyor, elinde telsiz telefonu ile bütün katları dolaşıyor, vaktinin çoğunu girişte danışmadaki bayan görevlinin yanında geçiriyor, giren-çıkanı gözlüyor, temizlik görevlisine sık sık talimatlar yağdırıyordu. Girişteki duyuru panosu kağıtlarla dolmaya başlamıştı. Çalışkan, cevval, sıcak kanlı, hanım biriydi. Kısa zamanda, iş hanındaki herkes onun Hüseyin beyin yeğeni olduğunu öğrenmişti. Sevmişlerdi de. Ah!.. Sevmemek mümkün mü idi?

             Arzu, Daha sonraları Hamdi ile sohbetlerinde, ilginç hayat hikayesinden pasajlar anlatmıştı. Almanya’da doğmuştu. Babası Berlin’de din görevlisi idi. Annesi de bazen ev hanımı, bazen da Türklere ait bir lokantada çalışıyordu. Kendisinden iki yaş küçük kız kardeşi de orada doğmuştu. İlkokula başlama yaşı geldiğinde onu İzmir’e, köydeki dedesinin yanına gönderdiler. İlkokulu bitirene kadar İzmir’de kaldı. Sonra Almanya’ya döndü. Bu arada Babası yer değiştirmiş, Belçika sınırı yakınındaki küçük Aachen kentinde görev yapıyordu. Aachen’deki bir yüksek okula kaydolmuştu Arzu, Hochschula Aachen. Seçtiği bölüm, işletme idi. Hochschula Aachen, şehrin merkezinde, daha çok yabancı öğrencileri kabul eden bir okuldu. Burada çeşitli ülkelerden arkadaşlar edinme fırsatı bulmuştu. Okul bittiğinde, hemen bir seyahat acentesinde iş buldu. Mutluydu.  Ama hayatının akışını değiştiren olay, burada meydana gelmişti.

            Aachen yakınlarında, Avrupa’daki en büyük NATO üssü vardı;  Geilenkirchen. Bir akşam Aachen’deki bir barda, Türk gençler ile Alman milliyetçileri arasında gene hafif bir gerginlik çıkmıştı. Basit, sıradan ve hemen halledilebilecek bu gerginlik, o sırada barda bulunan birkaç yabancı Türk tarafından uzatılıp, karşılıklı itişmeye dönüştürülmüştü. Bu Türkler, Geilenkirchen’e kurs için gelen askerlerdendi. O akşam Aachen’e eğlenmeye gelmişler ve Alman milliyetçilerin Türk gençleri aşağılar sözlerine tanık olmuşlardı. İtişip kakışma sırasında olmayacak bir şey oldu, Arzu’nun karnına bir tekme isabet etti. Arzu’nun çığlığı ile birlikte ortalık birbirine girdi. Bereket versin bir sürü insan araya girdi, olay çabuk yatıştırıldı. Kimsede pek hasar yoktu. Tek mağdur, yarı baygın gibi görünen Arzu idi. Bar sahibi de bu tür olaylara alışkın görünüyordu, hemen ambulansı aramış, bu arada da elinde ilkyardım çantası ile birlikte Arzu’nun arkadaki odaya taşınmasına yardım etmişti.

            Ambulans gelinceye kadar, Metin, kavgaya karışan Türk askerlerden biri, Arzu’nun yanından ayrılmamış, buz isteyip kasıklarına bastırmış, ilkyardım çantasından aldığı amonyakla şoktan çıkmasını sağlamış, ambulans geldiğinde Arzu’yu ayakta ve yürür halde bulmuştu. Sağlık görevlileri kısa bir muayeneden sonra hastaneye götürmeye gerek görmeyip, ayrılmışlardı. Metin, Arzu ve arkadaşlarına evlerine kadar refakat etmiş, bu arada Arzu’nun telefon numarasını da almayı ihmal etmemişti.

            Metin, eğitim sonuna kadar, yani üç hafta süresince Arzu ile her fırsatta  görüşmüştü. Beraber gezmişler, eğlenmişler, hatta çok yakın olan Belçika’ya ve Hollanda’ya geçip oralarda dolaşmışlardı. Üç haftanın sonunda Köln’deki hava alanından Metin’i Türkiye’ye uğurlarken, Arzu’nun parmağında bir söz yüzüğü vardı.

            Metin uzun boylu, sarışın, yakışıklı bir Üst çavuştu o zamanlar. Yugoslav göçmeniydi kökeni. Türkiye’ye döndükten sonra ne yaptı etti, bir yıl içinde nişanlandılar, evlendiler, o zamanki görev yeri olan Giresun’a yerleştiler. Arzu, bir askerle evli olmak konusunda ailesinin bütün uyarılarına kulaklarını kapamıştı. Ve Giresun’da daha bir ay dolmadan, bu uyarı sözleri birer birer kulaklarında çınlamaya başlamışlardı. Metin’in gecesi gündüzü yoktu. Durmadan görev çıkıyor, eğitim çıkıyor, Metin günlerce yok oluyordu ortadan. Kışlada görevli diğer astsubay eşleri ona arkadaşlık etmeye çalışıyorlardı ama, sonunda onların da söyledikleri genel olarak aynı cümle oluyordu: “Ay bu kadarına da dayanılmaz anam, adama bir dakika nefes aldırmıyorlar!”

            İşte böyle anlatmıştı Arzu, kısa hayat hikayesini. Tam “pişman mıyım acaba?” demeye başlayacaktı ki, hamile olduğunu anlamıştı. Bebek bir süre onu oyaladı. Bu arada Balıkesir’e taşındılar. Burada da aynı görev yoğunluğu devam ediyordu. Metin haftanın birkaç gündüzünü veya gecesini evde geçiriyordu sadece. Onda da çoğunlukla pestil gibi gelip uyuyor, uyandığında önce deliler gibi sevişiyorlar, sonra bir şeyler yiyip iki satır laf ediyorlar, sonra da Metin gitme hazırlıklarına başlıyordu.

            Arzu sanki evli değildi. Sanki yalnız yaşıyor, ama tutkulu bir ilişkiyi de sürdürüyordu dışarıdan. Tamam, bu mutlu olmasına yetebilirdi. Adı evlilik olmasaydı, yalnız başına bir evde yaşar, bir işe girip çalışır, sosyal bir çevresi olur, bu arada gene Metin’i sevip haftada bir-iki onunla beraber olur ve gene delice sevişirlerdi. Ama bunun adı evlilikti. Bir işte çalışamıyordu. Kendine göre bir sosyal çevre edinemiyordu. İçinde bulunduğu ortam onu, çoğu hemşirelik veya öğretmenlik yapan diğer astsubay eşleri ile ilişkiye zorluyordu. Full dedikodu ve ne bileyim, onaylamadığı ilişkiler. Göğsünü gere gere “böyle bir sevgilim var” diyeceğine, utana sıkıla “böyle bir kocam var” demek acı geliyordu Arzu’ya, ikisi de aynı Metin olsa bile. Üstelik bir de bebek vardı şimdi. Bir yandan hayatını doldururken, bir yandan da onu iyice kısıtlıyor, çemberi daraltıyordu sanki.

            Balıkesir’de doğdu Furkan. Sapsarı, tostoparlak, şirin mi şirin bir velet! Furkanla beraber, Metin’in hayatında hiçbir şey değişmedi. Arzu’nun hayatı ise renklendi, neşelendi, daha bir güzelleşti. Metin’in annesi de yanına gelmişti bebek olunca. Bu yüzden can sıkıntıları azaldı. Eskiden yapamadıklarını yapıyor, sık sık annesi ve bebek ile beraber şehre inip geziyor, alışveriş yapıyor, vakit geçiriyorlardı. Gerçi kayın validesi ile bazı sıkıntıları vardı ama, gündelik hayatı da düzene girmişti artık. Evde iki kişi daha olduğu için zamanında yemek yapılıyor, her gün temizlik yapılıyor, daha yaşlı subay ve astsubay eşleri ile de gelinip gidiliyordu.

            Furkan üç yaşına geldiğinde, işler tersine döndü bir anda. Hala Balıkesir’deydiler. Ama Metin’in görev süreleri uzamaya başladı birden. Terfi almış, başçavuş olmuştu. Görevler de on-onbeş güne çıkmaya başladı. Kısa eve dönüşlerde, eskisi gibi sevişemediklerini de fark etti Arzu. Bir süre sonra “kocan görevde mi gene” diye soranlara, bir tür hınç ile, “Hayır” diyordu, “ya nöbette, ya da bir yosmanın koynunda!” Derken Metin’in annesi vefat etti. Aniden. Hiçbir rahatsızlığı da yoktu öyle. Bir sabah yatağında ölü buldu onu Arzu. Kalb krizi dediler. İlk krizmiş ve şiddetli imiş. İşte Arzu’nun koptuğu olay bu olmuştu.

            Yas dönemini İzmir’de amcasının yanında geçirmişti. Dönmedi Balıkesir’e. Metin’le kavga etti. İzmir’de kalıp çalışmak ve çocuğuna bakmak istiyordu. Metin istediği zaman gelip onları görebilirdi. Emekli olduğunda da yeniden bir aile olurlardı belki. Ama artık oradan oraya taşınarak evde tek başına günlerce koca beklemek istemiyordu. Kararlıydı.

            Amcası İzmir’de yaşıyordu. Yengesini de severdi. Furkan’la birlikte geçici olarak amcasının yanına yerleştiler. Önce bir iş bulacak, sonra ev tutup Furkan’a bir bakıcı bulacaktı. Amcasının da yardımı ile, bir ay geçmeden bir turizm acentesinde çalışmaya başladı. Ama ayrı ev tutmasına yengesi izin vermemişti. Furkan’ı çok sevmişlerdi ve “vallahi olmaz, sen git istersen, Furkan’ı vermem” diyor da başka bir şey demiyordu.

            Altı ay kadar zor çalıştı acentede. Almanya’daki acentelere benzemiyordu hiç. Bin liranın biraz altında para alıyor, ama günde on üç-on dört saat çalışıyordu. Hem de her işte. Bazen rezervasyonlara bakıyor, bazen hava alanından transfer yapıyor, bazen kiralanan araçları almak için başka şehirlere gidiyor, bazan tur rehberliği yapıyordu. Aslında herkes her işi yapıyordu acentede, o ara kim boşta ise artık. Çalışma şartlarının ağırlığından ve ücretin azlığından, kadro sürekli değişiyordu. Kalıcı arkadaşlıklar kurmanın da imkanı yoktu bu yüzden. Tabii, bir de Furkan’ı çok özlüyordu. Çoğunlukla, eve gittiğinde Furkan uyumuş oluyordu.

            Başka bir iş aramaya karar verdiği sıralarda, amcasının iş hanının sekreteri işten ayrıldı. Evleniyordu ve bir kuaför olan eşi onu kendi yanında çalıştırmak istiyordu. Arzu’dan önce amcası teklif etmişti birlikte çalışmayı. “Allah!” demişti Arzu. Hemen ertesi gün!..

 

 

           

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Arkadaşlık

            İlk günler ortalıkta dolaşan Arzu’yu girerken çıkarken görüyor ve o gülümseyip selam verdikçe de kendisini gülümsemeye zorlayarak selamına karşılık veriyordu Hamdi. Bu arada sekreterinden, onun Hüseyin beyin yeğeni ve yeni sekreteri olduğunu da öğrenmişti. Evet, güzel bir kadındı ama, Hamdi’nin yüreğini hoplatacak biri değildi. Bırakın yürek hoplatmayı, çekici, hatta ilginç bile denemezdi. Kısacası, tipi değildi Hamdi’nin. Bir sabah iş hanına girerken, kapı camlarını temizleyen görevliyi azarlayarak ikaz etmesine şahit olmuştu. O anda da sıtkı sıyrılmıştı iyice. Diğer insanlara yukarıdan bakan, onlarla saygısızca iletişime giren insanlara hiç tahammül edemezdi. Şöyle bir durup ikisine de bakmış, sonra gözlerini Arzu’ya dikmiş bir süre, sonra içinden “terbiye yoksunu haspa!” diyerek uzaklaşmıştı asansöre doğru.

            Galiba ikinci hafta idi. Öğle yemeği için dışarı çıkmak, aslında biraz hava almak istiyordu. Sekreterine “ben çıkıyorum, 13 randevusuna yetişirim” diyerek çıkmış, asansörü bekliyordu. Asansör geldi, kapısı açıldı ve bir anda Arzu ile göz göze geldiler. Arzu onu görünce, …hiç unutamıyor, …gözleri öyle bir ışımıştı ki, Hamdi şaşırıp kalmıştı. Sanki yıllardır görmediği çok yakın bir dostunu, ya da ne bileyim, kardeşini görmüş gibi, bir sürpriz sevinç, bir coşku! Daha kendi kendine “ne oluyor yaa?” demeden, Arzu, sanki boynuna sarılacakmış da herkesin içinde çekiniyormuş gibi bir eda ile, “Ah!... Hamdi bey, ben de size geliyordum” demişti. Bize mi? Neden? Hamdi daha bunları söyleyemeden devam etmişti Arzu: “Dairenin ikili kullanımı ile ilgili maliye ile bir sorun yaşıyoruz. Vergi levhalarınız ayrı, kontrat bir. Bu sorunu çözmek için konuşmamız gerekiyor.” Bunları söylerken de bir yandan elinde tuttuğu bazı evrakları kaldırıp indiriyor, bir yandan da aynı ışıldayan gözlerle Hamdi’nin gözlerinde seksek oynuyordu. Bir ona sekiyordu, bir ona. O anda kim olsa, tutup göğsüne bastırası gelirdi, ya da “yerim seni kız!” diyerek yanağından okkalı bir makas alası…

            “Ben çıkıyordum” dedi Hamdi. İçeriye bırakın onları…”

            “Ama birlikte konuşmamız gerek, bırakmakla olmaz.

            “Ama ben yemeğe gidiyorum ve…”

            “Olur, yemekte de konuşabiliriz” deyip asansörün kapısını tekrar açıp içine girdi hemen Arzu. Hamdi’nin de girmesini bekliyordu. Bunu o kadar tabii yapmıştı ki, Hamdi itiraz edemedi. Hem bir bayanı yemeğe götürme telifi yapmış pozisyonundaydı, yanlış anlama olsa bile, hem de, …çok şirin gözüküyordu yaa, hani, elini omzuna atıp boynunu öperek çıksalar asansörden, hiç sesini çıkarmayacak, hatta o da beline sarılacak sıkıca gibiydi.

            Girdi asansöre. Arzu’nun gözlerine bakıyordu, acaba şimdi ne yapacak diye. Ama Arzuda o birkaç saniye önceki havadan eser yoktu. Sıkıntılı bir halde asansörün düğmelerine bakıyordu. Arada birkaç kere Hamdi’ye şöyle bir bakış atıp kaçırdı gözlerini ama, bu bakışlar o bakışlar değildi. Normal, kendisine bakıldığını hisseden birinin gayrı ihtiyari gözgöze gelip kaçırması türü bakışlardan. Hayret! Sanki yukarıdaki o sekiz-on saniyelik zaman dilimi hiç yaşanmamış gibiydi. Her günkü gibi asansör durdu, kapıyı her günkü gibi açıp çıktılar, danışma bölmesinin önünden geçerken Arzu uzanıp çantasını aldı, görevliye “yemeğe gidiyorum” dedi, aynı sıkıntılı ifade ile, Hamdi’nin hemen solunda yürüyerek dışarı çıktılar.

            Hamdi ayak üstü bir şeyler atıştırıp biraz yürümek niyetindeydi ama, bu durumda olmazdı. Kordon’daki restoranlardan birine götürdü Arzu’yu. Sandalyesini çekip oturmasına yardım ederken, bir an aynı ışıyan bakışla göz göze geldi. Ama sadece bir an. Sonra tekrar normal, hatta biraz sıkıntılı ifade gelip oturdu Arzu’nun yüzüne. Hatta kederli gibi de denilebilirdi şimdi.

            “Yeni göreviniz hayırlı olsun” dedi Hamdi. “Hüseyin beyin yeğeni olduğunuzu söylüyorlar. Hüseyin bey çok muhterem bir insan, handa hepimiz severiz onu. Sizin de rahat edeceğinizi umarım burada.”

            “Evet, teşekkür ederim. Ben de sevdim ortamı. Kendime göre bazı eksiklikler saptayıp, onları düzeltmekle uğraşıyorum işte. Ara sıra rahatsızlık verirsem kusuruma bakmayın.”

            Siparişlerini verdiler. “Estağfurullah” dedi Hamdi, “ne rahatsızlığı. Varlığınız hana bir canlılık getirdi bile. Siz de bir sorununuz olursa, lütfen hiç çekinmeden gelin. Yapabileceğimiz ne varsa esirgemeyiz. Ersin bey adına da aynı şeyi rahatlıkla söyleyebilirim.”

            “Teşekkür ederim Hamdi bey, sağolun.  Şey, siz psikanalistsiniz değil mi? Aslında, …ben, …ben ilk defa çalışıyorum sayılır. Bir yıl kadar Almanya’da, altı ay kadar da İzmir’de çalıştım bir yerlerde ama, ikisinin arasında da beş yıldan fazla ev kadınlığı süresi var.” Durdu, “hıh!” der gibi başını sallayıp elini savurdu hafiften, “ne ev kadınlığı ama!” diye devam etti. “Diyeceğim, …benim aslında birileri ile konuşmaya ihtiyacım var galiba, …mı emin de değilim.”

            Hamdi, Arzu’nun hayat hikayesini işte o yemekte ve ertesi günkü, daha ertesi günkü öğle yemeklerinde öğrendi. Sonra her öğle yemeğini birlikte yemeye ara verdiler. Ama aralarındaki arkadaşlık iş hanında devam etti. Önce boş zamanlarında ya Hamdi’nin ofisinde, ya da yönetim ofisinde bir araya gelip sohbet ediyorlardı, sonra boş zaman yaratarak bir araya gelip sohbet etmeye başladılar. Sohbet ettikçe Arzu Hamdi’yi daha iyi tanıyor, Hamdi de Arzu’yu daha iyi tanıyordu. Arzu Hamdi’ye hayatı ve çevresi ile ilgili sorular soruyor, yirmi dört saatini bilmek istiyordu sanki. Bütün hayatını didik didik öğrenmek istiyordu. Ailesini, arkadaşlarını, ilişkilerini, aşklarını, her şeyi. En çok da İngitere’deki yaşamını.  Hamdi ise Arzuya, daha çok sıkıntılarını hafifletmeye, boşalmasını sağlamaya yönelik sorular soruyordu. İyi bir analist olduğunu bir kere daha kanıtlıyordu kendi kendine Hamdi. Birkaç hafta içinde Arzu o kederli ifadeden oldukça kurtulmuş, daha sık ışıltılı bakar hale gelmişti etrafa. Etrafa?.. Kıskanıyor muydu ne?

 

 

 

 

Güzel günler

Tanışmalarının üzerinden bir ay geçtiğinde, artık tam anlamıyla kanka olmuşlardı Arzu ile Hamdi. Arzu, Furkan yüzünden akşamları pek çıkamıyordu. Çocuğun erken uyuması gerekiyordu çünkü ve Arzu, uyurken mutlaka yanında olmak istiyordu. Ama gündüzleri, hemen her öğle yemeğini birlikte yiyorlardı artık, Hamdi hemen her boş saatini Arzu ile geçiriyordu. Hemen her konuda uyuşuyordu kafaları. Arzu klasik kadın tipinde değildi kafa yapısı olarak. Öyle vitrin gezmek, magazin gündemini takip etmek, şunun bunun hakkında dedikodu yapmak filan yoktu onda. Titiz ev hanımlığı, ev eşyası merakı filan da yoktu. Politikadan sanata, teolojiden tarihe her konuda sohbet edebiliyorlardı ve geniş kültürü ile şaşırtıyordu Hamdi’yi. Ayrıca hiçbir konuda ne fanatikliği vardı, ne de “hayatta yapmam!” veya “dünyada olmaz!” yaklaşımı. Her konuda bir orta yol yaratmaya çalışıyordu kendine. Hani şu, bir çok kadında vardır, “ayyy, iğrenç!” tavrı var ya, işte Hamdi nefret ederdi böyle söyleyen kadınlardan oldum olası. Arzu’nun ağzından bir kere bile duymamıştı bu sözü.

Spordan da konuşuyorlardı, cinsellikten de. Ama işe erotizm katmadan. Gün oluyor doğumdan sonra ne kadar süre adet görmediği üzerine, bunda emzirmenin önemi olup olmadığı üzerine konuşuyorlardı, gün oluyor haftada kaç defa seks yapma isteğinin kadınlarda ve erkeklerde neden farklı olduğunu tartışıyorlardı. Yeri geliyor, rahatlıkla küfür de ediyorlardı, çekinmeden. Yani iki kız arkadaş nasılsa, öylelerdi. Ya da iki erkek arkadaş nasılsa, öylelerdi. Hem de çok iyi iki arkadaş. Hatta bazen da iki çocuk… Birbirlerine rahatlıkla salak, aptal filan diyebiliyorlardı, şakadan.

Ara sıra oturdukları yerden bakışırken, Hamdi dil çıkarıyordu ona, çocuklar gibi. Hemen Arzu da Hamdi’ye dil çıkarıyordu. Gülüşüyorlardı. Yemek yerken Arzu tuzluğa uzanıyor, Hamdi eline vurup tzluğu çekiyordu “benim” diye. Arzu da Hamdi’nin eline vuruyor, kavga ediyorlardı bir süre, gülüşerek. Ara sıra el kızartmaca oynuyor, el çırpmaca oynuyorlardı. Uzun sürmüyordu bu oyunlar ama, çok eğleniyorlardı. Arzu ne hissediyordu bilinmez ama, bu tür oyunlardan sonra Hamdi hep sarılıp öpme isteği duyuyordu Arzu’yu, ama belli etmemeğe çalışıyordu.

Mutluydu Hamdi. Onu özlüyor, onu yanında istiyordu. Hayatı renklenmişti onunla. Bir Pazar günü Furkan’la da tanışmış, çok sevmişti onu da. Dondurma, pamuk şeker yemişler, oyun parkında o kaydırak senin, bu salıncak benim doyasıya oynatmışlardı Furkan’ı. Furkan da Hamdi’yi sevmiş, yürüyüşlerde kucağından inmemişti. Arzu gözleri ışıldayarak bakıyordu onlara.

Bir aydan birkaç gün geçmişti ki, her şeyi değiştiren bir şey oldu. Hamdi’nin ofisinin kapısı hafif aralık duruyordu. Halbuki kapalı olurdu hep. Arzu merakla kapıya dokundu hafifçe. Kapı biraz daha aralandı. Kimse görünmüyordu. Sekreter yerinde yoktu. İçeriye girdi Arzu, bir sorumluluk duygusu ile. Etrafa bakındı, olağan üstü bir hal işareti yoktu. “Merhaba!” diye seslendi. O anda Hamdi’nin odasından bir takım sesler geldi. “Geliyorum” diye sekreterin sesi duyuldu. Az sonra da önce sekreter, sonra da Hamdi kapıyı açıp çıktılar odadan. Sekreter bir eliyle saçlarını düzeltmeye çalışarak, geçip masasına oturdu. Hamdi, derli toplu görünüyordu ama, halinde bir tuhaflık vardı, suçüstü yakalanmış gibi.

“Kapı açık mıydı?” diye sordu şaşkınlıkla.

“Evet, merak edip girdim ben de.”

Bunları söyledi ama, hafiften tebessüm ediyordu ve bakışlarında hin bir ifade vardı. “Seni gidi seniii, demek bu numaralar da vardı sende ha?” diyordu gözleri sanki.

İşte o günden sonra Arzu aniden değişti. Daha o akşam, çıkışa yakın Hamdi’nin ofisine geldi. Sağdan soldan sohbete başladılar. Sekreter iyi akşamlar dileyip çıktıktan sonra, Arzu, “yaa bu koltuk hiç rahat değil” dedi ve ayağa kalktı. Hamdi, “ne var ki?” dedi. Sonra cevap beklemeden, “gel böyle” diyerek oturduğu ikili kanepede yana çekildi. Ama Arzu, gelip Hamdi’nin dizine oturdu, “burası rahat işte” diyerek. Hamdi şaşırmıştı. Bu ne biçim gollük pastı böyle? Ama o kadar hazırlıksızdı ki, değerlendiremedi pası. Hafiften beline dolandı eliyle, güya dizinden kaymasın da daha rahat otursun diye, başka ne yapacağını bilemedi. Başka bir kadın olsa, hastaları değil ama, ne yapacağını çok iyi biliyordu Hamdi. Kesin gole çevirirdi bu pası, kaçırmazdı. Ama Arzu olunca, eli kolu bağlanmıştı işte ve buna şaşıyordu.

Arzu çok oturmadı dizinde, belki kırk beş saniye. Sonra kalktı ve yeniden koltuğa oturdu. Kısa bir süre ikisi de konuşmadılar. Birbirlerine kaçamak bakışlar atıyor, ama genelde başka yerlere bakıyorlardı. Arzu iyi akşamlar dileyip ayrıldı, market alışverişi yapması gerektiği ile ilgili de bir iki salakça şey söyledi giderken.

Bu kadarı çok etkilememişti Hamdi’yi aslında, şaşırtmıştı sadece. Ama benzeri hareketler, imalı bazı sözler, cilveli bakışlar daha çok yer almaya başladı gündelik hayatlarında. Hamdi’nin iyi bildiği bir kadınsı tepki idi bu. “Bir kadının pusulasını kendine doğru çevirmek istiyorsan, kıskanmasını sağla!” O gün sekreter ile odadan çıktıkları anda, içinde uyuyan Eros uyanıvermişti Arzu’nun. Sanki Hamdi’yi yeni baştan keşfetmiş gibiydi, yeni bir anlamda.

Mesela bir gelişinde, “Oooo, beyefendi, bugün başka bir mutluluk var üzerinde, gece hareketli geçti galiba!” diyordu. Daha önce sohbetleri bu tonda olmazdı hiç. Gülümseyerek baş atmaları, göz kırpmaları çoğalmış, olur olmaz kahkahalar atmaya başlamıştı, şuh kahkahalar. Eskiden hep pantolon giyerken, şimdi etek de giymeye başlamıştı sıklıkla. Yalnız olduklarında, oturuşuna pek dikkat etmiyordu artık. Hamdi’nin odasının penceresine, dışarıya bakmak için yaklaşıyor, iki elini pencerenin alt tarafındaki mermere koyarak eğiliyor, ve kalçasını öyle bir çıkarıyordu ki Hamdi’ye doğru, gel de etkilenme. Bir defasında Hamdi, dayanamayıp bir hamle yaptı. Gene pencere seansında, arkadan yaklaşıp iki eliyle belini kavradı, sanki o da dışarı bakmak istiyormuş da, destek alıyormuş gibi. Eğer Arzu sesini çıkarmasa, dalacaktı Hamdi, artık Allah ne verdiyse! Ama Arzu öyle bir “ı ıııh!” sesi çıkarıp, hemen doğrulup, hiç Hamdiye bakmadan gidip koltuğa oturmuştu ki… Ve sonra da hiçbir şey olmamış gibi “yarın öğlene Konyalı’ya gidelim mi? Ne zamandır pide yemiyoruz” diye konuşmaya başlamıştı ki…

Yani demek istiyordu ki; “Bak bu defalık görmezlikten geliyorum. Ama dikkat et, bir daha sakın ha!.. Bozuşmayalım!” Evet, bütün hali ve tavrı ile böyle söylüyordu. Mesajı çok net almıştı Hamdi. Almıştı da, Arzu’daki bu değişiklik ne oluyordu böyle?

Arzu biraz kendini toparladı zamanla, ama bir daha asla eski Arzu olamadı. Az da olsa paslar gelmeye devam ediyor, Hamdi öyle değerlendiriyordu hep, ama Hamdi’nin topa girmesine bir türlü izin verilmiyordu. Asıl değişiklik Hamdi’de başlamıştı. Eski kanka ilişkisi değildi artık ilişki, Hamdi açısından. Artık Arzu, gecelerini de doldurmaya başlamıştı. Onu sadece iyi bir arkadaş olarak görmüyordu artık. Arzuluyordu da. Şimdiye kadar neden böyle bir arzu duymadığına da şaşıyordu. Hayatında kimse yoktu. Gecelik, en fazla haftalık ilişkilerle idare ediyordu. En son ne zaman aşık olduğunu unutmak üzere idi, o kadar eski. Ama şimdi Arzu’nun gözleri, kaşları, parmakları, yürüyüşü, hele gülüşü, bambaşka şeyler ifade ediyordu ona. Geceleri mutlaka Arzu ile beraber uyuyor, epeyce zorlanarak, gündüzleri ona başka türlü bakıyor, insaf dileniyordu bakışları ile sanki. Gerçekten insaf, çünkü hem paslar gelmeye devam ediyordu, hem de topa girme yasağı.

Çok geçmeden emin oldu. Seviyordu Arzu’yu. Hem de deliler gibi. Gecesi gündüzü kalmamış, her anı Arzu ile dolmuştu. Sekreteri hemen anlamıştı durumu. Bu kadın milleti, kokusunu mu alıyordu bu işin ne? Kadın hastalarının çoğu da hemen anlamışlar, “sende bir şey var doktor, hayrola?” türü ifadelerle de, hafif kikirdeyerek, damarına basmaktan geri durmamışlardı.

Uzun zamandır kontrolünde olan iki kadın hastasına durumunu açmakta sakınca görmedi. İkisi de obsesif kompulsif bozukluğu olan hastalardı, yani rahatsız edici takıntıları vardı ve iyileşmeye yakınlardı. Tedavi sürecinde, aile dostu gibi olmuşlardı. Aslında Hamdi, birilerine anlatmak için can atıyordu aşkını. Hani aşığın çenesi düşük olur derler. Bayıla bayıla anlattı seans sırasında, onlar da, her ikisi de bayıla bayıla dinlediler. “Ah canııım, yanmışsın sen, tuh tuh!..” türü tepkilerle, akıl vermeye çalıştılar, “istersen ben konuşur aranızı yaparım, valla!” türü yardım önerilerinde bulundular. Hamdi açıldığına memnundu ama, dikkatini başka bir şey çekti bu arada. Bu iki hastası da, o günden sonra çok hızlı bir iyileşme sürecine girdiler. Sanki önlerinde yeni bir yaşam alanı açılmış, dalmışlar oraya, ve hastalıklarına yol açan her ne ise, önemini kaybetmişti organizma için. Daha sonraki seanslarda aynı konuşmalar devam etti. Hem Hamdi kendisini daha iyi hissetti, hem de hastaları canavar gibi hayatlarına dönme yoluna girdiler.

Arzu da onu seviyordu, bunu biliyordu. Ofisin kapısını açık unuttukları o gün, kendisine aşık olduğunu fark etmişti Arzu, kesin. Ama böyle tuhaf davranmasına sebep olan durumlar olmalıydı. Evli olması?.. Belki çevresi?.. Gerçi pek çevreyi takan bir tip değildi. Ruhsal sorunları olabilir miydi? Hayır, bunca yıllık meslek hayatı kesin olarak “Hayır” diyordu buna. Bilemediği bazı sorunlar vardı herhalde. Düzelecekti, zaman, …zaman!

Peki aşklarını ilan etseler birbirlerine, nasıl bir ilişki olacaktı bu? Hamdi bekardı. Arzu, boşanacak mıydı eşinden? Yoksa kaçamak mı sürecekti ilişkileri? Hayır, kaçamak aşıklık Hamdi’ye ters gelirdi. İki bekar insanın ayrı yaşayıp birlikte olması belki. Ama evli biri ile kaçamak, işte orda dur! Peki Arzu ile evlenmek? Allah denir, daha ne isterdi ki? Acaba?..

Sonra Arzu’nun cilveli bakışları yok oldu. İmalı hareketleri de. Onların yerini erotik konuşmalar aldı. “Bak bu gün ne öğrendim” diye internetten şeçtiği erotik fıkraları anlatıyor, iş hanından veya ev komşularından tanıdığı kadınların erotik dedikodularından bahsediyor, ama tavırları ile, bunların asla pas olarak değerlendirilmemesi gerektiğini ifade etmeyi ihmal etmiyordu. Kankalık sınırları içinde erotik geyik yapıyorlardı işte, o kadar. Öncekine göre daha zalimceydi bu durum Hamdi için. Hamdi arzularının da baskısı ile, iyice kapalı devre düşünmeye başlamıştı artık. Düşünceleri bir sarmal olup kendi üzerine kapanmış, Arzu’dan başka bir şey düşünemez olmuştu. Her baktığı yerde Arzu’yu görüyor, Her duyduğu seste Arzu’yu duyuyordu sanki.

 

 

 

 

            Dergi

            Arzu ile arkadaşlığı ilerlettiği günden beri masasının üstünde biriken dergilerden birini aldı Hamdi. Randevulu hastası gelmemişti ve bu boşluk, aslında hoşuna da gitmişti. Bir saatlik tatil bile bazen rahatlatabiliyordu insanı. Dergiye baktı. Philosophy Now’un son sayısı. Derginin kapağındaki başlıklarda, iri sarı harflerle yazılmış “On Consciousness” yazısı dikkatini çekti. Diğer başlıklara baktı, Bilinç Üzerine olan yazıyı okumaya karar verdi. İç sayfadaki içindekiler bölümüne baktı önce, yazının olduğu sayfayı açtı ve okumaya başladı.   Yazı, insan bilincini materyalist ve düalist yaklaşımlar açısından tartışan bir deneme idi. Baş kısımlarında uzun uzun her iki bakış açısından da daha önce ortaya konulan tezlerin bir özeti veriliyordu. Hızlı hızlı okudu oraları Hamdi. Çok okuyan bir insandı ve sayfaya hızlı bir bakış ile önemli paragrafları seçme konusunda bir yetenek geliştirmişti. Aslında bu yeteneğin ilk adımları, yıllar önce hızlı okuma konusunda okuduğu bir kitaba dayanıyordu. 

            İngiltere’de iken, üniversite kütüphanesinden aldığı ‘hızlı okuma’ üzerine bir kitapla biraz alıştırmalar yapmıştı kendi kendine. Hani okumayı öğrenirken önce harf harf okur, kelimeyi çıkarmaya çalışırız ya. Sonra da kelime kelime okur, cümleyi çıkarmaya çalışırız… İşte bu kitapta anlatılan hızlı okuma tekniğinin özü, bu işi daha da ileriye götürmeye dayanıyordu özetle. Kelime kelime okuma değil de, satır satır okuma. Bir bakışta kelimeleri tanıma değil de, bir bakışta cümleleri tanıma tekniği. Yukarıdan aşağıya bir çizgi halinde satırları tarayarak, satır satır okumayı becerebilmişti Hamdi giderek. Ama kitapta anlatılan tekniğin sonuna kadar gidememiş, tırsmıştı açıkçası. Bu kadarı yetiyordu ona. Kitapta, giderek paragraf paragraf okuma, hatta sayfa sayfa okuma hedefleniyordu. Yani bir bakışta tüm sayfayı tanımak… Hamdi öyle paragraf veya sayfa okuma yapamıyordu ama, eh işte, …satır okuyabiliyordu. Hele o çoğu bilimsel makalelerdeki gibi sayfada iki sütunluk metinler var ya, işte onlarda çok rahat okuyabiliyordu satırları. Ama mesela bir A4 sayfadaki bir tam satırı okumakta biraz zorlanıyordu. Daha uzaktan bakması gerekiyordu sayfaya, satırın tamamını bir bakışta görebilmek için.


Ekleyen:nadir bencan
Kaynak:(Alıntıdır)
Aradığınız Dokümanı Bulamadıysanız, Farklı Araştırmalar Yapmak İstiyorsanız Site İçi Arama Yapabilirsiniz!

Ödev ve Araştırmalarınız için www.arsivbelge.com Sitesinde Kaynak Arayın:


Ödev ve Araştırmalarınız için Arama Yapın:
     Benzer Dokümanları İnceleyin
Bilgisayar Programcılığı Staj Defterleri ve Staj Konuları(243450)

Denetim Masası(28344)

Kürk Mantolu Madonna Özeti, Ana Fikri ve Kişileri(5359)

Bilgisayar Teknikerliği Soruları ve Cevapları(4591)

Ana Roman incelemesi(4039)

          Tanıtım Yazıları
      
Türkçe İtalyanca ve Almanca Cümle Çevirisi İçin Birimçevir Sitesi

Esenyurt, Beylikdüzü ve Kartal Bölgelerinde Satılık Daire İlanları

Belge Çevirisi

Siz de Tanıtım Yazısı Yayınlamak İçin Tıklayın

Diğer Dökümanlarımızı görmek için: www.arsivbelge.com tıklayın.          

Siz de Yorum Yapmak İstiyorsanız Sayfanın Altındaki Formu Kullanarak Yorum Yazabilirsiniz!

Dr - 24.08.2017, 22:01
 

iyi yazi


Yorum Yaz          
Öncelikle Yandaki İşlemin Sonucunu Yazın: İşlemin Sonucunu Kutucuğa Yazınız!
Ad Soyad:
          
Yorumunuz site yönetimi tarafından onaylandıktan sonra yayınlanacaktır!