Araştırma ve ödevleriniz için her türlü kaynağı ve dokümanı En Geniş Araştırma ve Ödev Sitesi: www.arsivbelge.com ile bulabilir ve İsterseniz siz de kendi belge ve çalışmalarınızı gönderebilirsiniz!
Her türlü ödev ve dokümanı
www.arsivbelge.com ile kolayca bulabilirsiniz!


Araştırmalarınız için Arama Yapın:






  
Dünyadaki Büyük Katliamlar

                    

www.arsivbelge.com
Dünyadaki Büyük Katliamlar dokümanıyla ilgili bilgi için yazıyı inceleyebilirsiniz. Binlerce kaynak ve araştırmanın yer aldığı www.arsivbelge.com sitemizden ücretsiz yararlanabilirsiniz.
Dünyadaki Büyük Katliamlar başlıklı doküman hakkında bilgi yazının devamında...
Ödev ve Araştırmalarınız için binlerce dokümanı www.arsivbelge.com sitesinde kolayca bulabilirsiniz.

Dünyadaki Büyük Katliamlar

 BULGARLARIN TÜRKLERE UYGULADIĞI BASKI

 877–1878 Osmanlı-Rus Savaşı’nın ardından galeyana getirilen Bulgarlar, 1.500.000 Türk’ün göç etmesine neden olmuştur. Bu insan kitlesinin 450.000’i ya perişanlık ve sefalet içinde ölmüşler, ya da Bulgar çetelerince katledilmişlerdir. 1912–1913 Balkan Savaşları’nda hayal dahi edemeyeceği bir galibiyet kazanan Bulgarlar, bir anda kendilerini Çatalca önlerinde bulmuşlar ve Osmanlı’dan ele geçirdikleri topraklar üzerinde akıl almaz cinayetler işlemişlerdir. Genelini kadın ve çocukların oluşturduğu 500.000 insanımızın barbar Bulgar milislerince katledilmesi olayların ulaştığı boyutlar hakkında önemli bilgiler vermektedir. Ayrıca, Balkan Savaşları esnasında 440.000 kadar Türk’ün Anadolu’ya göç ettiği tahmin edilmektedir.

Bütün bu insanlık dışı uygulamaların amacı, Panslavizm’e inanmış, tek uluslu bir Bulgaristan yaratmaktır. Bunun için Türk azınlık katledilmeli veya en azından göçe zorlanmalıydı. Zira nüfusunun büyük çoğunluğunu Türklerin oluşturduğu bir Bulgaristan’da Panslavist söylem yankı bulması mümkün olamazdı. Bulgarların, bu akıl dışı ülkülerine hayat sahası kazandırmak için izlemedikleri yol, uygulamadıkları strateji kalmamıştır. Türk isimlerinin Bulgar isimleriyle zorla değiştirilmeye çalışılması, dini faaliyetlerin yerine getirilmesinin engellenmesi, komünizm bahanesiyle camilerin kapılarına kilit vurulması, İslam’ın öngördüğü sünnet olmanın yasaklanması, Müslüman Türklerin cenazelerini Ortodoks usulleriyle defnetmeye zorlanışı, Türkçe yayın yapan gazete, dergi ve kitapların basımının durdurulması, Türkçe soyadlarına -ev,-eva,-ov,-ova gibi Slav kökenli eklerin ilave edilmesi, aile arasında dahi Türkçe konuşmanın yasaklanmaya çalışılması gibi faaliyetler bu ülküye erişmek için yapılan, görünüşte etkili olması beklenen ancak pratikte tam bir fiyaskoyla sonuçlanan, uygulamalardır.

Bulgaristan, 1944 yılında komünizmi kabul ederek Soğuk Savaş Dönemi’nde Varşova Paktı’na dâhil olmuş ve Sovyetler Birliği’nin etki alanına girmiştir. Komünizmin kabul edilmesiyle bitmesi beklenen facialar bitmemiş; aksine artarak devam etmiştir. Bulgar yönetiminin, Türkleri Bulgar potasında eritip asimile etme çabalarını devlet politikası haline getirdiğine tanıklık edilmiştir. Bunun için de ‘Devlet Terörü’ uygulamaktan çekinmemiştir. İşte, “Tek Komünist Halk” yaratma sevdasıyla tarihsel süreç içinde Türk azınlığın nasıl tanımladığına basit bir örnek: 1950’ye kadar soydaşlarımız ‘Türk Azınlığı’ şeklinde ifade edilirken, 1950–1965 yılları arasında ‘Türk Ahalisi’, 1965–1976 arasında ‘Türk Kökenli Bulgaristan Vatandaşı’, 1976 yılının akabinde ‘Bulgar Türkleri’ ve son olarak 1984 yılından sonra ‘Müslümanlaştırılmış Bulgarlar’ tabirleriyle Bulgaristan’daki Türk varlığının tanımı sıkça değiştirilmiştir. Bununla da yetinilmemiş, Türklerin yoğun olarak yaşadıkları yerlere ilişkin ‘Bulgarlaştırma-Hıristiyanlaştırma’ faaliyetlerine bağlı olarak 1948, 1951, 1964, 1969 ve 1970 yıllarında çıkartılan kararnameler, Bulgar yetkililerce titizlikle yürütülmüştür. Bulgar Devleti bunun meyvesini, 1950–1951 döneminde 154.393 Türk’ün göç etmesine sebep olarak almıştır.

Bulgaristan, bünyesindeki Türk azınlığın temel hak ve özgürlüklerini 27 Kasım 1919 Neuilly Suır-Seine, 24 Temmuz 1923 Lozan,18 Ekim 1925 Türk-Bulgar Dostluk, 10 Şubat 1947 Paris Barış, 1975 Helsinki Nihai Senedi ve İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi gibi uluslararası antlaşmalarla garanti altına almıştır. Aynı zamanda, Bulgaristan anayasasıyla bunu onaylamıştır. Bulgar yönetimi, Türkleri asimile etme faaliyetleriyle yalnızca uluslararası antlaşmaları değil; kendi anayasasını ve bu anayasaya yaşam veren Marksist-Leninist ideolojiyi de çiğnemiştir.

1951’de çıkarılan kararnameyle komünist ideolojinin Türkler arasında yayılması için Türk azınlığa kendi dillerinde eğitim ve yayın yapma hakları verilmiştir. Bu çerçevede “Yeni Işık”, ”Eylülcü Çocuk”,”Yeni Hayat” gibi sıkı kontrol altında tutulan gazete ve dergiler çıkarılmıştır. Ancak, uygulama Bulgar yetkililerin umdukları şekilde sonuçlanmamıştır. Komünist ideoloji Türk halkı içinde hayat sahası bulamazken, Türkler arasındaki birlik, beraberlik ve dayanışma artmış, milliyetçi hisler gelişmiştir. Daha sonra bu olumlu gelişme 1956 yılında Bulgaristan Komünist Partisi’nin Genel Başkanlığına Todor Jivkov’un getirilmesiyle gölgelenmişti. İşte, bu tarihten sonra komünizmin yapısında bulunmaması gereken ‘din ve milliyet’ gibi prensipler yeniden gün ışığına çıkmış; Türklere karşı ‘Hıristiyanlaştırma-Bulgarlaştırma’ ülküsü doğrultusunda şovenist uygulamalara devam edilmiştir. Buna bağlı olarak, 12 Ekim 1946 tarihinde devletleştirilen Türklerin öğrenim gördüğü 2500 ilkokul, 67 ortaokul, 1 lise ve öğretmen okulu, Bulgar okullarıyla birleştirilmiştir. 1959’da Türk azınlık okulları kapatılmış, Türkçe seçmeli ders olarak haftada 2 saate indirilmiş ve 1974’te tamamen kaldırılmıştır. Yine buna paralel olarak, Türkçe yayın yapan gazete ve dergilerin basımı yasaklanmıştır. Ayrıca, 17 Ocak 1970 tarihinde Bulgaristan Komünist Partisi Merkez Komitesi ve Politbüro yetkilileri, 549 sayılı “gizli tedhiş ile milliyet ve din değiştirme” kararını almışlardır ve kararın uygulanması 1968–1972 yılları arasında Pomak Türklerine yapılan katliama dönüşmüştür. Bu asimilasyon hareketinde 300.000 Makedon ve 200.000 Pomak Türk’ünün silah zoruyla isimleri değiştirilmiş ve direnen binlerce soydaşımız şehit edilmiştir.

Bulgar yönetimi Pomak Türklerini dünyaya ‘Müslümanlaştırılmış Bulgarlar’ şeklinde takdim etse bile aslına bakıldığında bunun koca bir yalandan ibaret olduğu anlaşılır. Pomak Türkleri, Kuman(Kıpçak) Türklerinin torunlarıdırlar ve son tahlilde Müslüman’dırlar. Böylesine sıkı sıkıya bağlı olduğumuz Pomak Türklerine 1968–1972 yılları arasında girişilen asimilasyon hareketine karşı Türk diplomasisinin ve kamuoyunun sessiz kalması, olayların dünya kamuoyuna gerektiği gibi duyurulamamasına ve daha da kötüsü 1984–1985 yıllarında girişilecek olan yeni soykırım hareketine zemin hazırlamıştır.

Çıkartılan kararnamelerle Türkleri Slavlaştıramayacağını anlayan BKP Merkez Komitesi Şubat 1984’te bütün ülke çapında asimilasyon kampanyasının hızlandırılıp sonuçlandırılmasına karar vermiş ve Bulgar güvenlik güçlerini daha aktif bir şekilde devreye sokmuştur. Türk isimlerinin Bulgar isimlerle değiştirilmesi, Türkçe konuşmanın yasaklanması, İslam dininin icaplarının yerine getirilmesinin engellenmesi, camilerin çeşitli gerekçelerle yıkılması, 2–16 yaş arası çocukların ailelerinin ellerinden zorla alınarak kreşlerde Slav kültürüyle yetiştirilmesi, Türklerin askere alınmayıp ‘Trudovak’ denilen işçi birliklerinde çalıştırılması, Türk gençlerinin Bulgarlarla evlenmeye teşvik edilmesi gibi tarihten gelme birikimlerinden yararlanan Bulgarlar, yaptıkları soykırımı belgeleyecek hiçbir iz ve delil bırakmama gayreti içine girerek, bu soykırıma diğerlerinden ayrı bir atmosfer kazandırmıştır. Bulgaristan yönetiminin Türklerin yaşadığı yerleri birinci derece askeri yasak bölge ilan etmesi, sınırlarını dünya basınına kapaması ve Varşova Paktı ülkelerine ait basın mensuplarının bile bu bölgelere girmelerine müsaade etmemesi bu çerçevede değerlendirilebilir.

Bulgar güvenlik güçleri işe ilk olarak Güney Bulgaristan’dan başlamıştır. Kırcaali, Mestanlı, Filibe, Yanbolu, Eski Zağra ve İslimiye gibi yerleşim merkezleriyle köylere baskınlarda bulunulmuş ve zorla isim değiştirme yoluna gidilmiştir. Bu baskınlarda direnen yüzlerce soydaşımız öldürülmüş veya Belene, Sofya, Lofça ve Pernik gibi toplama kamplarına gönderilmiştir. 1984 sonu itibariyle 1 milyondan fazla soydaşımızın isimleri değiştirilmiş ve Kuzeydoğu Bulgaristan’daki Türk yerleşim yerlerine hücum edilmiştir. Plevne, Razgrad, Eskicuma, Şumnu, Varna, Silistre ve Osmanpazarı gibi yerlerde de aynı işlem uygulanmış; yine işkence, zulüm ve katliamlar kendini göstermiştir.

Bulgar yönetiminin asimilasyon politikaları devam ederken Türklerin direniş grupları kurdukları gözlenmiştir. 6 Mayıs 1989’da 300 kişiden fazla Türk açlık grevine başlamış ve bu grevler zamanla protesto yürüyüşlerine dönüşmüştür. Şumnu’ya bağlı Mahmuzlar kasabasında 10 bin, Bohçalar köyünde 15 bin, Razgrad’ta 5 bin, Dulova’da 5 bin soydaşımız yürüyüşler düzenlemişlerdir. Bu yürüyüşler esnasında Bulgar güvenlik güçleri kalabalık üzerine ateş açarak 30’dan fazla insanımızın ölümüne ve yüzlercesinin de yaralanmasına sebep olmuştur. Öte yandan, binlerce Türk tutuklanmış ve sürgün edilmiştir.

Todor Jivkov’un 29 Mayıs 1989’da televizyona çıkarak Türkiye’yi sınırları açmaya davet etmesi üzerine, mal varlığına el konulmuş yüz binlerce Türk, kanunlara aykırı olarak sınır dışı edilmiştir. 1989’un sonuna kadar yaklaşık 350.000 soydaşımız Türkiye’ye göç etmiştir. Her ne kadar, bazı kaynaklar Bulgaristan’daki Türk nüfusunu olduğundan daha az gösterme yoluna gitse de Türkler ülke nüfusunun %10’unu oluşturmaktadır ve nüfus artış hızı Bulgarlara oranla daha yüksektir.

1989’dan 2005’e kadar geçen süre zarfında ise Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle Bulgaristan’ın Batı’yla uyum çabalarına girmesi Türklere karşı daha ılımlı politikalar izlemeyi beraberinde getirmiştir. Hatta Türk azınlık ‘Hak ve Özgürlükler Hareketi’ adında bir parti kurup koalisyon ortağı bile olmuşlardır. Uyguladıkları şovenist politikalarla Türk azınlığı yıldıramayan Bulgarlar, deniz çekilse bile tuzunun mutlaka dibinde kalacağını geç de olsa anlamışlardır. Gelecekte ise, Bulgaristan Türklerini geçmişe  göre aydınlık, ama gri renkli günler beklemektedir.

 

KIBRISLI RUMLARIN KIBRISLI TÜRKLERE UYGULADIĞI SOYKIRIM

Rumların Kıbrıs'ta Türklere Uyguladığı Soykırım

İngilizler 1912-1974 döneminde Kıbrıs adası üzerindeki egemenliklerini sağlamak amacıyla Rumlar‘ın ENOSIS'i gerçekleştirmelerine göz yumup Türklere karşı saldırı başlattırdılar. 1912'de adada yasayan Rumlar Kıbrıs'ın 35 ayrı noktasında Türklere ait is-yerleri camii ve evleri yakıp yıkmaya insanları katletmeye başladılar. 1952 yılında EOKA adli terör örgütü kuruldu. EOKA sistematik bir biçimde başlattığı saldırılarda 100 Türk'ü 100 İngiliz vatandaşını öldürerek 30 Türk köyünü yaktı. 1963 yılında EOKA'cılar yeni bir etnik temizleme planını devreye soktular bu saldırılarda 500 Türk öldürüldü 130 Türk köyü yakıldı 25 bin Türk evlerini terk etmek zorunda kaldı.
21 Aralık, Kıbrıs Soykırım Günü

20 Aralık`ı 21 Aralık`a bağlayan gece Rum Polisinin, Lefkoşa`nın Tahtakale semtinde Türkleri kimlik kontrolü bahanesiyle durdurup üzerlerine ateş açması sonucunda Zeki Halil ve Cemaliye Emir Ali isimli iki Türk şehit oldu. 21 Aralık günü Tahtakale`de

20 Aralık`ı 21 Aralık`a bağlayan gece Rum Polisinin, Lefkoşa`nın Tahtakale semtinde Türkleri kimlik kontrolü bahanesiyle durdurup üzerlerine ateş açması sonucunda Zeki Halil ve Cemaliye Emir Ali isimli iki Türk şehit oldu. 21 Aralık günü Tahtakale`de toplanan öğrenciler gece meydana gelen olayı protesto ederken Rum Polisi öğrencilerin üzerine ateş açarak Ahmet Abdülkadir ve Mustafa Ahmet isimli iki öğrenciyi yaraladı. 24 Aralık 1963 gecesi Kumsal bölgesinde, Kıbrıs Türk Kuvvetler Alayında görevli Tabip Binbaşı Nihat İlhan`ın evinde karısı ve çocukları öldürüldü.

Türkiye, Garanti Anlaşması uyarınca, 25 Aralık 1963`te Lefkoşa üzerinde ihtar uçuşu yaparak saldırıları bir süreliğine durdurmuş; ancak Türk toplumuna yönelik saldırılar devam etmiştir.

Rum yazar Antonis Angastiniyotis`in `Kıbrıslı Türkler`e Karşı Barbarlıklar... Madalyonun Öteki Yüzü` başlığıyla 1974`te katledilen Muratağa ilkokulu çocuklarına adadığı yazısında dikkat çekici noktalar bulunmaktadır :

` Yalnızlık artık beni korkutmuyor. Bir süreden beri geceleri Muratağa`dan bir yığın çocuk yatağıma çıkar ve birlikte küçük meseller okuruz. Onlar hikâyelerini dünyaya anlattığım için memnun bana gülümserler, ben ise küçük vücutlarındaki kurşun yaralarını sayamadan ayrıldıkları için hıçkırıklara boğulurum. Yaralar eski olamaz, çünkü uyandığım zaman beyaz çarşafların üzerinde kırmızı lekeler bulurum. Yaralar eski olamaz, çünkü şimdiye kadar kimse özür dilemiş değildir.`

Kıbrıslı Rum gençlerin çoğunluğu adayı bölünmeye götüren olaylarla ilgili çok az şey biliyor. 1974`ün trajik olayları, iki toplumun ayrılmasına yol açan olayları örten muazzam büyüklükte bir perde olarak kullanıldı. Okullarımızda EOKA`nın kahramanlıklarından bahsedildikten sonra 15 yıl atlanarak 1974 ile devam edilmesi beni her zaman etkilemiştir. Ya 1960 ile 1974 arasında hiçbir şey olmadı veya kimse olanları tartışmak istemiyor. Bu devrenin olaylarını araştırırken ikinci şıkkın doğru olduğu anlayışına vardım.

Bu araştırmayı yazmaya başladığımda kuzenim, Yunanistan`da öğrenci olan iki kızıyla ziyaretime geldi ve 1963-74 olaylarını tartışmaya açtık. Öğrenci kızlar hiçbir şey bilmiyordu, annelerinin bildikleri de çok karışıktı. Tartışmanın bir yerinde Kıbrıslı Rum liderliğinin bazı hatalarından söz ettim ve bu birden bire kuzenimdeki milliyetçilik canavarını harekete geçirdi, sözü aldı ve vurguladı: `Makarios`un en büyük hatası rahat etmemizi sağlamak için tüm Kıbrıslı Türkleri öldürmemiş olmasıydı.`

Bu yıllar boyunca karıncayı bile incittiğini görmediğim tatlı ve güzel kadın, birdenbire toplu cinayet işleyebilecek bir katile dönüştü. Bütün bir ırkın tamamen yok edilmesini talep ediyordu. Ona şöyle dedim: `Yani tüm çocukları okullardan, tüm anaları bebekleriyle ve bütün erkekleri işlerinden toplamamızı, Mesarya`daki büyük bir çukura götürmemizi ve katletmemizi mi demek istiyorsun... Bu katillerden yahut mezarı örtecek buldozerleri kullananlardan biri mi olmak istiyorsun...`

Sessizlik oldu. Yaptığım benzetme dediklerini tam olarak anlamasına yardımcı oldu. Yine tartışmada sözü ben aldım. `Bunu geçmişte Ayvasıl`da, Muratağa`da, Atlılar`da, Taşkent`te denedik, ancak tek başardığımız çabalarımızın meyvelerini biçmek oldu.`

Çocukluğumuzdan beri bize Türker`in `barbar köpekler` olduklarını öğrettiler. Teyzem bana `Vaftiz olmadıkları için kokarlar` derdi. İncil`e göre ise biz çevremizi seven medeni Hıristiyanlarız. O zaman niye bizim dinî liderimiz Makarios 1964`te, `Türkiye Kıbrıslı Türkleri korumak için müdahale ederse kurtaracak bir Kıbrıslı Türk bulmayacak` dedi?.... Yanıt açıktır. Kıbrıs`ta `başka papazın vaazı` diye bir söz vardır. Bu bazı durumlarda bizim nefret edebilmemize izin verir. Bu kitap bu özel durumların bazıları ile ilgilenecek.

`Kıbrıs meselesi 1974`te başladı, mesele işgaldir, işgalci askerin adadan çıkması ile mesele halledilir` edebiyatını yapanlar karşısında Kıbrıslı Türkler, Türk askeri adadan çıktığı takdirde başlarına gelecek olanları çok iyi bilmektedirler. Çünkü Türk askeri gelmeden yaşadıkları 11 yılın acısı, ezgisi hatıralardan çıkmamıştır. AB Papadopulos`a `Türk askeri Kıbrıs`a barışı getirmiştir, barışın koruyucusudur, çünkü sen Kıbrıs`ın tümüne sahip çıkma eylemini sahte Kıbrıs Hükümeti adı altında yürütüp silahlandıkça Kıbrıs Türklerinin korunmaya ve devletlerini sana karşı koruma hakları vardır`. demelidir.` 

Rum yazar Antonis Angastiniyotis`in bu yazısı, Kıbrıs`da yaşananları çok açık bir şekilde ortaya koyması bakımından önemlidir. Anlatılanlar, bir toplumun diğer bir topluma bakış açısının açık bir ifadesi, aşırı milliyetçiliğin çirkin yüzü, insanlık adına ise bir utanç belgesi olarak gözükmektedir.

Yakın zamanda Rum toplumu içinde yapılan bir anket, katılımcıların % 38`inin adadaki Türk toplumuna kesinlikle tahammül etmediğini ortaya çıkarmıştır. Bu anket gösteriyor ki; Rum toplumunun büyük bir kesiminin rahat edebilmesini sağlamak için tüm Kıbrıslı Türklerin adadan sürülmüş veya öldürülmüş olması gerekir.

21 Aralık 1963 gecesi başlayan olaylar, birkaç Rum`un işlemiş olduğu basit cinayetler değildir. Adadaki Türk varlığını yok etmeden tam bir hâkimiyet sağlanamayacağını bilen Rum ve Yunan yönetimlerinin uygulamaya koydukları adadaki Türk varlığını yok etme planı, 20 Temmuz 1974`e kadar sürmüştür. Dünya kamuoyunun gözleri önünde 11 yıl süren kıyım, bu gün Kıbrıs meselesi kapsamı içinde bile değildir.

Oysa `soykırım` kavramı, 1948 tarihli `BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme` ile tanımlanmıştır. Soykırım, Sözleşmenin 2. maddesinde şu şekilde ifade edilmektedir:`ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle: Grup üyelerinin öldürülmesi, grup üyelerinin fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi, grubun fiziksel varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaşam koşulları içinde tutulması, grup içinde doğumları engelleyecek önlemler alınması, bir grup çocuğun başka bir gruba zorla geçirilmesi eylemlerinden herhangi birine başvurulmasını kapsamı içine alır. Soykırımda planlı, devlet politikası haline gelmiş eylemler söz konusudur.` Kırk beş yıl önce bu gün başlayıp 11 yıl boyunca yüzlerce masum insanın katledilmesi, Birleşmiş Milletler`in sözleşmesine göre açık bir soykırım olarak tarih sayfalarında yerini almıştır. Rum ve Yunan milliyetçi hükümetleri tarafından ENOSİS`i uygulamak için kurulan EOKA tedhiş örgütü aracılığı ile bu insanlık suçunun işletildiği açıktır.

Barış, birleşme, uzlaşma isteyenler gerçekleri görmeli, gerçekçi davranmalıdırlar. Kıbrıs`da yaşanan bu gerçekler 34 yıldır göz ardı edilmiştir ve edilecektir. Kıbrıs`da yaşanan ölümler Türk ve Rum toplumlarının gelecekte ortak bir yaşam sürme amaçlarını ortadan kaldırmıştır.

Başkalarının şüpheli acılarına üzülerek `özür` kampanyaları düzenleyenlerin, yakın tarihte tüm dünyanın gözleri önünde yaşanan bu gerçek `soykırım` için tepkisiz kalmaları düşündürücüdür.

Mathiati Katliamı : 208 Türk'ün yaşadığı Lefkoşa'nın Mathiati Köyü'ndeki vahşet.

         "(...) İlk dakikalarda üç Türk ciddi olarak yaralandı. Türkler beyaz, küçük evlerinden sokağa fırladıklarında, küfreden ve çığlıklarla gülen kalabalık, bunları yol boyunca iteklemeye ve tekmelemeye başladı. Dipçik darbeleriyle yerlere yıkılan dehşete kapılmış Türkler, sokaklarda sürüklenirken; kalabalık evlere doluşup, ocaklardan yanan kütükleri çekip perde ve yatakları yakmaya başladı. Yıllar boyunca güneşte kurumuş ahşap çatı kirişlerini önce dumanlar, sonra da ateş sardı. Gürültüyle uyanıp ağlamaya başlayan emzikli bebeleri sıkıca tutmuş, çoğu gecelikli ve ayakları çıplak olan kadınlar, yürüyebilen ve pantolon veya mavi çizgili pijamalarının paçalarını tutmuş çocuklarıyla birlikte, yaralılarını sürükleyen Türkler alevler içindeki sokaklarda itilip kakılıyorlardı. Rum gençler histerik bir biçimde evlere ateş ediyor, kısılmış sesleriyle çılgıncasına bağırıyorlardı. Ateşler evlerin bir kısmını bütünüyle kaplamadan gruplar halinde içlerine doluşup eşya ve tabak-çanağı kırmağa değerli eşyaları kapıp ceplerine doldurmaya başladılar. Evlerin gerisinden gelen çılgınca sesler saldırganların dikkatini Türklerin hayvanlarına çekti. Ahırlara doluşup sağlam inekleri, keçi ve koyunları makineli tüfekle taradılar. Tavukları havaya atıp, gıdaklar ve çırpınırlarken ateş ediyorlardı; gövdeleri bir tüy bulutu halinde parçalanıyordu. Kalabalık kana susamış bir çılgınlık içinde bağrışıyordu. Türkler, donmuş, açık yol boyunca sürüklenip köyden çıkarıldılar. Azap içinde, tamamıyla Türklerin oturduğu bir sonraki köyün, Kochatis'in yakınlarında bırakıldılar. Kochatis köyünün Türkleri komşularına yardım etmek için evlerinden fırlarken kalabalık ateş etme, yakma ve yağmalama çılgınlığına devam etmek üzere Mathiati'ye geri döndü."(H. Scott Gibbons, Peace Without Honour, Ankara 1969, s. 31)

         Ayvasıl Katliamı : Ayvasıl (Ayios Vasilios) köyü katliamı.

         "Silah sesleri duyuldu; tüfek dipçikleri ile kilitli kapıları kırdılar; insanlar sokaklara sürüklendi. 70 yaşında bir Türk, kırılan ön kapısının sesiyle uyandı. Sendeleyerek yatak odasından çıktığında, bir sürü silahlı gençle karşılaştı. "Çocuğun var mı?" diye sordular. Şaşkın bir biçimde "Evet" dedi. "Dışarı gönder" diye emrettiler. 19 ve 17 yaşlarındaki iki oğlu ve 10 yaşındaki kız torunu aceleyle giyinip, silahlı adamların peşinden dışarı çıktılar. Çiftlik duvarının dibine dizildikten sonra, silahlı adamlar tarafından makineli tüfek ateşiyle öldürüldüler. Başka bir evde, 13 yaşında bir erkek çocuk elleri dizlerinin arkasına bağlanıp yere yıkıldı. Ev talan edildi ve talancılar çocuğu tekmeleyip ırzına geçip, sonra da bir tabancayla başının arkasından vurdular. O gece Ayios Vasilios'ta toplam olarak 12 Türk katledildi. Diğerleri toplandı, itilip kakılarak oradaki Türklerin yanına sığınmak üzere Skylloura yoluna çıkarıldı. Gecelikleri, pijamaları ve çıplak ayaklarıyla soğukta sendeleyerek ilerlemeye başladılar. Rumlar karanlıkta arkalarından ateş ediyorlardı. Silahlı adamların dikkati Türk evlerine çevrildi. Evleri yağmalayıp tahrip ettiler, yorulduklarında da ateşe verdiler. Aynı yörede, tek kalmış çiftlik evlerinde dokuz Türk daha öldürüldü."

(H. Scott Gibbons, Peace Without Honour, s. 73)

         Kumsal Katliamı :

         "Silahlı adamlar kapıları kırdılar; dipçikleyerek, döverek, yumruklayarak ve küfrederek Türk evlerine doluştular. Kumsal'dan geri çekiliş başladı. Bir kere daha, Naziler'in saldırısı altında bozguna uğrayan Avrupa'da olduğu gibi aileler, şaşırmış, dehşete düşmüş bir halde kulaklarında tüfeklerin gürültüsü ve makinelilerin takırtısının yankısıyla evlerinden soğuk sokaklara döküldüler.

Kayıp düşerek, birbirlerine tutunarak koşmaya başladılar. Sokakta bir kadının "Allah rızası için birisi yardım etmeyecek mi?" diyen çığlığı yankılandı. Kumsal'ın Türk sakinlerini 159'u o gece kaçamadı. Banyodaki dört kişi ve ev sahibesinden başka dört kişi daha o gece öldürüldü. 150'si rehin alındı. Rehinelerden bir kısmını bir daha gören olmadı."

(H. Scott Gibbons, Peace Without Honour, s. 76)

         İtalyan Gazetecinin Gözlemleri : Ocak 1964'de Kıbrıs'ta bir İtalyan gazetecinin gözlemleriyse şöyledir :

         "Şu anda Türklerin köylerinden göçlerine şahit oluyoruz. Rum terörü acımasız; binlerce kişi evlerini, topraklarını, sürülerini terk ediyor. Bu sefer Helenlik laflarının ve Plato'nun bütününü bu barbarca ve kudurmuş davranışları gizlemesi imkansız Türk köylerinde akşam üstü saat dörtte sokağa çıkma yasağı yürürlüğe giriyor. Tehditler, silah sesleri ve kundakçılık girişimleri karanlık basar basmaz başlıyor. Ne kadın, ne de çocuğun gözetilmediği Noel katliamından sonra, herhangi bir mukavemet imkansız gözüküyor."

(Giorgio Bocca, İl Giorno, 14 Ocak 1964)

         Amerikalı Gazetecinin Gözlemleri : Lefkoşe'nin Ayios Sozomenos köyündeki olaylar hakkında, Time muhabiri Robert Ball'ın gözlemleri şöyledir:

         "En şiddetli çarpışma, Rumların yumru yumru zeytin ağaçlarının örtüsünden yararlanarak taarruz ettikleri köyün batı kıyısında olmaktaydı. Dokuz Türk'ün sığındığı kerpiç evin bir penceresi bir roketatar mermisiyle uçurulmuş, ikinci katı da kurşun delikleriyle tam anlamıyla kevgire dönmüştü.

Umutsuzluk içinde dere yatağına doğru, kaçmaya çalışan bir Türk çoban, kapıdan birkaç adım ötede vuruldu. Bir diğeri ise eline geçirdiği bir yabayla Yunan mevzilerine tek başına, nafile bir taarruza kalktı, hemen öldürüldü."

(Robert Ball, Time, 14 Şubat 1964)

         İngiliz Gazetecinin Gözlemleri :

         "Kıbrıs'ın istilasından sonra yüzlerce Kıbrıslı Türk, Milli Muhafızlarca rehine alınmış, Türk kadınlarının ırzına geçilmiş, çocuklar cadde ortasında öldürülmüş ve Limasol'daki Türk mahalleri tamamen yakılmıştı."

(David Leigh, The Times, Londra, 23 Temmuz 1974)

         Bir Alman Turistin Gözlemleri :

         "Yunanlılar'ın kasaplığını insan zekası kavrayamaz... Magosa etrafındaki köylerde Rum Milli Muhafızları, vahşetin eşsiz örneklerini gösterdiler. Türk evlerine girdiler; acımasızca kadın ve çocuklara mermi sıktılar; birçok Türk'ü, gırtlağından kestiler; Türk kadınlarını toplayarak ırzlarına geçtiler..."

(Almanya'nın Sesi, 30 Temmuz 1974)

         Ezilmiş Çiçekler'den Alıntı :

         "Kıbrıs Rumları, XX. yüzyılda, çağdışı davranışlar sergileyerek giriştikleri katliamlarda masum Kıbrıs Türkleri'ni hunharca öldürmekle kalmayıp kazdıkları çukurlara yarı canlı insanları da doldurmuşlardır. İşte gün ışığında mezardaki pek çok insan cesedi Yunan vahşetini dünya kamu oyuna tanıtıyor. Toplu mezarlardan çıkarılan Kıbrıslı masum Türklerin cesetleri, yıllardan beri adada derebeylik yasalarını uygulayan Rumların, ne derece sefil bir yaratık olduklarını kanıtlıyordu..."

(James Rayner, Ezilmiş Çiçekler, Lefkoşe 1982, s. 25)

Gönderen ali zaman: 05:16 Hiç yorum yok:

Bunu E-postayla GönderBlogThis!Twitter'da PaylaşFacebook'ta Paylaş

NAZİLERİN UYGULADIĞI KATLİAM

 

NAZİLERİN UYGULADIĞI KATLİAM

YAHUDİ KATLİAMI

1933 yılında Yahudilerin haklarının azaltılması ile adım adım başlayan felaket, sonunda Nazi hükümetinin eline geçirebildiği bütün Avrupa Yahudilerini katletmesi ile sona erdi. Bu süreç kaba şekilde üç döneme ayrılabilir:

  • Yahudilerin haklarının ellerinden alınması ve yüksek görevlerden uzaklaştırılmaları.
  • Yahudilerin mallarının ve mülklerinin ellerinden alınması, ve gettolarda yaşamaya zorlanmaları.
  • "Nihai çözüm", toplanıp, ölüm kamplarına götürülmeleri ve orada sistemli olarak büyük kapsamlı bir şekilde Gaz odalarında ya da farklı şekillerde öldürülüp cesetlerinin yakılması.

1933-1939 döneminde Yahudilere karşı uygulamalar
Saat 10 1 Nisan, 1933. Halkı boykota çağıran SS üyeleri: "Deutsche! Wehrt Euch! Kauft nicht bei Juden!" (Alman milleti kendini savun ve Yahudilerden alış veriş yapma.)
1939: Sistemli katliamın başlangıcı
Yahudilerin üzerlerinde taşımaya zorunlu tutuldukları "Davud'un Kalkanı"
Ölüm kampları
Kampların girişinde yer alan Arbeit macht freiyani Çalışmak insanı özgürleştirir yazısı.
Birkenau'ya yeni getirilen Macaristan Yahudileri. (Mayıs / Haziran 1944)
Toplama kamplarında yaşama şartları
"Nihai Çözüm"ü uygulamak için bütün Avrupa'ya Ölüm-kampları inşa edilmiştir.
Katliamın bilançosu ve kanıtları
Kurbanların sayısı
Buchenwald kampında yakılan tutsaklardan toplanan altın dişlerin bir kısmı.
Lucy Dawidowicz'in çalışmasına göre II. Dünya Savaşı sırasında Avrupa'da öldürülen Yahudi nüfusu.[12]

 

« Ölüm kamplarında toplam dört milyon, diğer biçimlerde 2 milyon Yahudi öldürülmüşdür. Diğer biçimlerde öldürülenlerin çoğu Rusya'ya doğru ilerleyen ordunun içindeki SS komandoların bulduğu Yahudileri kurşuna dizmesi ile ölmüştür.[13] »

   

 

Arnavutluk

600

Bulgaristan

11.000

Danimarka

161

Almanya

165.000

Fransa ve Belçika

32.000

Yunanistan

60.000

İtalya

7.600

Yugoslavya

55.000 – 60.000

Lüksemburg

1.200

Hollanda

102.000

Norveç

735

Avusturya

65.000

Polonya

2.700.000

Romanya

211.000

Sovyetler Birliği

2.100.000 – 2.200.000

Çekoslovakya

143.000

Macaristan

502.000

Adolf Hitler'in 1933 yılında başa geçmesi ile birlikte, Yahudilerin haklarının kısıtlanması uygulamalarına başlanmıştır. Hitlerin NSDAP partisine ait Sturmabteilung örgütü (kısaltması: SA), Yahudi memurların ve Yahudi hukukçuların görevden alınmalarını sağladı ve 1 Nisan 1933 Alman halkını Yahudi dükkânlarına karşı boykota çağırdı. Bu Boykot, Yahudi dükkânlarının harap edilmesi, yağmalanması ve sahiplerinin dövülmesi ile sonuçlandı.[8]

1935 yılında Yahudilerin durumu tekrar daha da kötüleşti; Yahudilerin doktorluk, eczacılık, askerlik ve birçok diğer meslekleri yapması yasaklandı. 1935 yılının Haziran ayında Berlin'de tekrar Yahudi dükkânlarının harap edildiği bir ayaklanma gerçekleşti.

15 Eylül 1935 tarihinde "Nürnberg kanunları" çıkarıldı. Bu kanuna göre, Ari ırktan olmayanlar "alt sınıf"-insanlardır, ve ari ırkına ait insanlar ile evlenmeleri yasaklandı.[9]

1936 yılında Berlin'de yapılan Olimpiyatlar ile bütün dünyanın dikkatinin Almanya'ya yönelmesi sayesinde kısa bir süre için Yahudi nefreti, dolayısıyla antisemitik uygulamalar arka planda kalır. Ama 1938 yılından itibaren eskisinden daha şiddetli bir şekilde geri döner. 5 Ocak 1938'de Yahudileri tipik bir Yahudi ön ve soyadı taşımaya mecbur kılan yeni bir yasa çıkarılır. Yahudi olan bir kimse artık devletten sosyal yardım alamaz. Yahudilere birçok diğer meslek yasaklanır. Yahudi öğrenciler Alman öğrencilerden ayrılırlar. Berlin'de 1600 Yahudi toplanır ve kapalı kamplara götürülür. Bu haber yayıldığında Yahudilerin işsizlerinden ve en fakirlerinden bir kısmı yurtdışına göç eder. Kısa bir zaman sonra Yahudilerin kaçmaları da zorlaşır. Birçok ülke Yahudi göçmenleri geri çevirmeye başlar.

NSDAP 1938 yılının Kasım ayında birçok ayaklanma organize eder. En şiddetli ayaklanma 9-10 Kasım'da gerçekleşen "Kristal Gece"'dir. Bu ayaklanmada yüzlerce yıllık sinagoglar, Yahudilerin dükkânları, evleri ve diğer mülkleri yakılır ve tahminen 400 Yahudi öldürülür. Diğerleri dövülür ve aşağılanır. Bundan sonraki birkaç gün içinde 36.000 Yahudi toplama kamplarına taşınır.

Bu ayaklanmaların amacı, aslında halkın ne türlü bir tepki göstereceğini tespit etmektir. Hitler'in sağ kolu Goebbels bu ayaklanmalardan sonra gazetelere şu başlığı bastırır; "Halkın ruhu kaynadı ve sonunda taştı". Bundan sonra Yahudilerin bazı diğer hakları da ellerinden alınmıştır. Artık Yahudilere ticaret yapmak ve birçok diğer şey yasaklanır. Artık bir Yahudi sırf işçi olarak çalışabilir. Bütün Yahudi dernekleri bir çatı altında toplanmaya zorunlu tutulur.

 II. Dünya Savaşının başlaması ile birlikte, 1 Eylül 1939'da asıl Yahudi soykırımı başlamıştır. Bütün Yahudilerin soyunu tüketme kararının 1941 yılının Ekim ayında mı yoksa yaz zamanında mı verildiği konusunda tarihçiler aynı fikirde değillerdir. Adolf Hitler aslında bu kararını 1925 yılında yazdığı "Mein Kampf" (Kavgam) adlı kitabında çoktan açıklamıştır.

1939 yılında Almanya'da bulunan bütün Yahudilerin toplanıp Polonya'da gettolara yerleştirilmeleri kararı verilmiştir. 1940 yılında Polonyadaki gettoların sayıları hızla artmaya başlar. Bu gettolarda açlıktan, soğuktan ve salgınlardan çok insan ölür. Gettolarda ölüm artık o kadar doğal bir şeydir ki kaldırımlarda açlıktan ölmek üzere yıkılan insanlarla ve yığılı duran cesetlerle kimse ilgilenmez.

9 Ekim 1941den itibaren bütün Yahudilerin iyi görünür şekilde bir Davud'un Kalkanı sembölü taşımaları zorunlu kılınır. Hala Almanya'da yaşayan son Yahudilerin evlerine "Burda bir Yahudi oturuyor" diye bir yazı ya da birDavud'un Kalkanı resimi bırakılır. O zamana kadar rahat bırakılmış 65 yaş üzeri Yahudiler de kamplara götürülürler. 19 Ekim 1941'den sonra medyaya bu konu hakkında haber yayınlamak yasaklanır. Almanya'daki son Yahudilere et, buğday, süt, bal gibi gıdalar verilmesi yasaklanır. Artık hasta Yahudilere ilaç vermek yasaklanır. Yahudilerin bir mahkemeye başvurma hakları da ellerinden alındıktan sonra, artık Almanya'da kalan en son Yahudiler avlanmayı bekleyen kurbanlardan farksızdır.

 İlk ölüm kampı 1933'te Münih yakınındaki Dachau kentinde inşa edilmişti. Bu kamp ilk başta sırf siyasi tutukluları ortadan kaldırma amacıyla inşa edilmişti; yani Nazi-Hükümetini rahatsız eden sosyal demokratlar, pasifistler ve diğer Nazi aleyhtarı entelektüeller.

Daha savaşın en başlarında Polonya'da uygulanan toplu halde kurşuna dizmeli katliam şekli, Nazilerin görüşüne göre çok az etkiliydi ve bu yüzden büyük kapsamlı bir "Temizleme" için, yeni yöntemler aranmaya başlandı. 1941 yılının sonbaharından itibaren "Gazlama-Kamyonları" kullanmaya başlamışlardı. Bu kamyona başka bir kampa götürüleceklerini sanan Yahudiler doldurulduktan sonra, Kamyonun egzoz dumanını kamyonun arka kısmına bağlıyorlardı ve bu yolla kamyondaki Yahudilerin egzoz gazından boğulması sağlanıyordu.

1939-41 yıllarında, Ruhsal ve bedensel engelliler, sabit "Gaz odalarına" Kamyon egzozu bağlanarak öldürülüyorlardı. Katliamın bu döneminde, engelli kurbanların üzerinde Nazi doktorları bir sürü yeni öldürme metodları denemişti. Bu deneylerde kazanılan tecrübeler katliamın devamında Nazilerin çok işine yaradı.

Kamyon egzozu ile öldürme metodu da Nazilerin beklentilerini tatmin etmeyince, nihayet Fabrika usulu bir öldürme endüstrisi kurulmaya başlandı. "Öldürme Fabrikaları" şu yerlerde inşa edildi:

Artık hayvan Vagonları Yahudiler ile doldurulup bu Fabrikaların içine kadar Tren ile götürülüyorlardı. Duş odası görünümüne sahip olan Gaz-Odalarına Yahudiler fazla itiraz etmeden toplu halde giriyorlardı. Böylece rahatlıkla, en etkili öldürme gazı olan Zyklon B bu odalara pompalanıp, öldürülebiliyorlardı. Bu gaz 20 dakika süren çok eziyetli bir ölüme yol açıyordu. Sonra bu cesetler, sırf bu amaç için üretilmiş olan fırınlarda yakılıyordu.

Ayrıca kurbanların üzerinde, Alman doktorları ve bilim adamları sınırsız deney imkânı bulmuşlardı. Örneğin insanlar, fazla yüksek veya fazla düşük basınçlı odalara kapatılıp, hava basıncının insan üzerinde etkileri, buzlu suya sokulup ne zaman öldükleri araştırılıyor,insanların vücuduna petrol şırınga edilip yaşayıp yaşamadıkları kontrol ediliyor, bakterilerle enfekte edilip etkileri izleniyordu ve yeni ameliyat yöntemleri deneniyordu. Bu deneylerde en meşhur isim Alman doktor Josef Mengele olmuştur.

Öldürülenlerin altın dişleri toplanıp devlet bankasına gönderiliyor, ve bazı iddialara göre hatta kesilen saçları döşek üretiminde, vücut yağları ise sabun üretiminde kullanılıyordu. Ölülerden sabun üretildiği konusu savaştan sonra ilk başta New York Times gazetesi olmak üzere tüm dünya medyası'nın ele aldığı bir konu olmuş, Ruslar tarafından Nürnberg mahkemesine araştırılması istenen sabunlar getirilmiş ve Romanya'nın bir köyünde hatta sabun dolu kutular ölen yahudileri temsilen defnedilmişdir. Ancak daha yeni zamanda yapılan araştırmalar sonucu, ölülerden sabun yapma meselesi'nin sırf Yahudiler hakkında yapılan fıkralarla ortaya çıkıp, Ruslar tarafından ciddiye alınarak böyle boyutlara ulaşmış bir hikâye olduğu öne sürülmüştür.[10]

 Nazi döneminden kalma, Holokost'un tasarımını kanıtlayan yazılı belgelerin sayısı çok azdır. Bununla ilgili olarak, Nazi yönetiminin gelecek kuşaklara kanıt bırakmamak için belgeleri bilinçli olarak yok ettiği fikri hakimdir. Holokost'un tasarımı devlet sırrı olarak değerlendiriliyordu ve Holokost'u tasarlayan yönetimin doğrudan emrinde olan yüksek pozisyonlu görevliler bu konuyu asla dışarıya taşımamak emrini almışlardı. Yani Holokost'u tasarlayanlar, yaptıklarının insanlık dışı olduğunun bilincindeydiler.

Buna göre Yahudilerin ortadan kaldırılmasının Hitler'in en yakın çevresinde bu dönemde çoktan sözü ediliyordu. Himmler'in 1943 yılının eylül ayında, toplu idamlara başlamış olan SS askerlerinin ve subayların karşısında yaptığı Pozen konuşmasından sonra, Yahudi soykırımı Hitler'in emiri ile gerçekleşmişti.

Himmler'in özel doktoru Felix Karsten, Himmler'in kendisine "Savaşın sonuna kadar, bir tek Yahudi bile hayatta kalmayacağını, Hitler bunu böyle istediğini" söylediğini aktarmışdır.[11] Yani Hitler bu emiri ancak 1941'in eylülünde Sovyetlere karşı mağlup olabileceğini kabul etmekle, buna tepki olarak değil, gücünün zirvesinde olduğu bir dönemde vermiştir.

Rusya'dan vazgeçilene kadar büyük bir ihtimalle, Yahudilerin Rusya'nın yaşamak mümkün olmayan bölgelerine sürülmeleri ve orada ölmeleri tasarlanıyordu. Ama Rusya'nın kolayca ele gecirilmesi gerçekleşmeyince, 1941'in sonbaharında daha savaş bitmeden doğu Avrupa'nın işgal edilmiş bölgelerinde nihai çözümün başlatılması kararı alınmıştı.

20 Ocak 1942'de Adolf Eichmann tarafından yönetilen yüksek devlet memurlarının Yahudi sorununun nihai çözümü nün organize edilmesi'nin ayrıntılarını konuştukları Wannsee Konferansı gerçekleşti (Bu konferansın protokölü en değerli kanıtlardan birisidir). Bu protoköle göre öldürülmeleri tasarlanan Avrupa Yahudilerinin sayısı 11 milyondu.

 Holokost kurbanlarının sayısı uzun zaman boyunca sırf kabaca tahmin edilmiştir. Nürnberg mahkemesi duruşmalarında 1946 yılında, öldürülen Yahudilerin hakkında ilk kez 6 milyon sayısı ortaya konulmuşdur. 1945'e kadar emniyet bakanlığında çalışmış olan Wilhelm Höttl adlı memur, Adolf Eichmann'ın kendisine anlattıklarını mahkeme karşısında şöyle açıklamışdır:

Holokost araştırmacılığı bundan sonraki tarihlerde daha düşük sayılı tahminler ortaya koymuştur. 1953 yılında ingiliz tarihçi Gerald Reitlinger ölen Yahudilerin sayısını 4,2 - 4,7 milyon civarında tahmin etmiştir.[14]. ABD'li tarihçi Raul Hilberg ise 1961 yılında 5,1 milyon sayısını öne sürmüştür.[15] Diğer bir ingiliz tarihçi Martin Gilbert 1982 yılında 5,7 milyon sayısını ortaya koymuştur.[16]

1990 yılında, o zamana kadar tanılmayan belgeler dolu olan sovyet arşivleri, tarihçilere açılmıştır. Bu arşiv'de kamplara taşınanlar listeleri, sürgün için kullanılan trenlerin kalkış planları ve Yahudi cemaatlarının Holokost'dan önce ve sonra ki sayılarını içeren belgeler bulunmuştur. Bu belgelerin yardımı ile öldürülenlerin sayıları tekrar hesaplanmış ve örneğin Auschwitz ölüm kampında 1,1 milyon (900.000'i Yahudi) ile sanıldığından daha az insan öldürüldüğü ortaya çıkmıştır.[17] Diğer ülkelerde öldürülenlerin sayıları da daha ayrıntılı hesaplanabilmiştir.

Wolfgang Benz'in yazdığı „Dimension des Völkermords“ (1991, 2'nci basım 1996) adlı kitap'da, günümüzde en güvenilir bilgilere ve kaynaklara dayanarak yapılmış olan hesapların neticesi en güvenilir sayılar olarak kabul edilmektedir. Burkhard Asmuss'un 2002'de ortaya koyduğu daha kaba hesaplardan sonra, kabul edilen en modern sayılar en az 5,6 milyon ve en fazla 6,3 milyon sayıları arasında hareket etmektedir. Bu sayılar yaralarından ölenleri ve sürgün sırasında ölenleri de dikkate almaktadır.


Ekleyen:Ümit SERT
Kaynak:(Alıntıdır)
Aradığınız Dokümanı Bulamadıysanız, Farklı Araştırmalar Yapmak İstiyorsanız Site İçi Arama Yapabilirsiniz!

Ödev ve Araştırmalarınız için www.arsivbelge.com Sitesinde Kaynak Arayın:


Ödev ve Araştırmalarınız için Arama Yapın:
     Benzer Dokümanları İnceleyin
Büyük ve Küçük Kan Dolaşımı(14061)

Büyük – Küçük Kavramları Öğretimi(2662)

Büyük Selçuklu Devleti(2534)

Büyük Selçuklu İmparatorluğu(1917)

Dünyada Yaşanan Kimyasal Katliamlar(1794)

          Tanıtım Yazıları
      
Türkçe İtalyanca ve Almanca Cümle Çevirisi İçin Birimçevir Sitesi

Esenyurt, Beylikdüzü ve Kartal Bölgelerinde Satılık Daire İlanları

Belge Çevirisi

Siz de Tanıtım Yazısı Yayınlamak İçin Tıklayın

Diğer Dökümanlarımızı görmek için: www.arsivbelge.com tıklayın.          

Siz de Yorum Yapmak İstiyorsanız Sayfanın Altındaki Formu Kullanarak Yorum Yazabilirsiniz!

Yorum Yaz          
Öncelikle Yandaki İşlemin Sonucunu Yazın: İşlemin Sonucunu Kutucuğa Yazınız!
Ad Soyad:
          
Yorumunuz site yönetimi tarafından onaylandıktan sonra yayınlanacaktır!