Araştırma ve ödevleriniz için her türlü kaynağı ve dokümanı En Geniş Araştırma ve Ödev Sitesi: www.arsivbelge.com ile bulabilir ve İsterseniz siz de kendi belge ve çalışmalarınızı gönderebilirsiniz!
Her türlü ödev ve dokümanı
www.arsivbelge.com ile kolayca bulabilirsiniz!

Araştırmalarınız için Arama Yapın:


Araştırmalarınız için Arama Yapın:

  
                    

Meşru Müdafaa Hakkında Bilgi
www.arsivbelge.com
Meşru Müdafaa Hakkında Bilgi dokümanıyla ilgili bilgi için yazıyı inceleyebilirsiniz. Binlerce kaynak ve araştırmanın yer aldığı www.arsivbelge.com sitemizden ücretsiz yararlanabilirsiniz.
Meşru Müdafaa Hakkında Bilgi başlıklı doküman hakkında bilgi yazının devamında...
Ödev ve Araştırmalarınız için binlerce dokümanı www.arsivbelge.com sitesinde kolayca bulabilirsiniz.

Meşru Müdafaa Hakkında Bilgi

Meşru müdafaa

Meşru müdafaa, bir kimsenin kendisine veya başka bir kişiye yönelmiş haksız ve halen mevcut bir tecavüzü defetmek amacıyla yaptığı savunma

Kural olarak, başkasına verilecek olan cismanî bir zarar, haksız fiil sayılır ve tazminat ödeme sonucunu doğurur. Ancak, bir kimse kendisi veya başka bir kişiye yapılan bir tecavüzü defetmek amacıyla tecavüz edene bir zarar verecek otursa, bu durum bir tecavüzü ortadan kaldırmak için meydana geldiğinden, hukuka aykırı olma niteliğini kaybeder.

Bu sebeple meşru müdafaa, hukuka aykırılık unsurunu ortadan kaldıran bir durumdur. Ancak, yapılan müdafaanın meşru sayılabilmesi için bazı şartların gerçekleşmesi gereklidir: 1. hukuka aykırı bir tecavüzün bulunması; 2. tecavüzün halen var olması; 3. tecavüzün gerçek olması; 4. müdafaa için verilecek zararın uygun olması; 5. zararın tecavüz edenin şahsına veya mallarına verilmesi.

Devletler hukukunda, bir saldırıya karşı meşru müdafaa hakkı Devletlerin doğal haklarındandır ve Locarno antlaşmasıyla 27 ağustos 1928 tarihli Briand-Kellog antlaşmasında olduğu gibi amacı savaşı yasaklamak olan bütün devletlerarası antlaşmalarda kabul edilmiştir.

Meşru Müdafaanın Şartları

1. Meşru müdafaanın kabulü için, öncelikle haksız bir saldırının varlığı gereklidir. Saldırının haksız olması yeterlidir; ayrıca suç teşkil etmesi gerekmez. Keza, objektif olarak haksız olması yeterlidir. Ayrıca bir de kusurlu sayılması gerekmez. Diğer yandan, saldırıya uğrayanın, buna kendi hareketi ile sebebiyet vermesi durumu değiştirmez. Meğer ki, saldıran, diğerinin haksız saldırısından kurtulmak için saldırmak zorunda kalmış olsun. Yani saldırı, esasen savunma amacıyla yapılmışsa haksız olmayacaktır ve bu sebeple, bu saldırıdan kurtulmak için yapılan savunma haklı sayılamayacaktır. Ancak saldıran, meşru müdafaa durumunda değil de, örneğin haksız tahrik altında ise, yine de mağdur için meşru müdafaanın şartlarının oluştuğu kabul edilecektir.

Bu hususta Yargıtay CGK'nın 31.11.1983 tarih ve 1354/16 sayılı kararında: "Taarruza hedef olan kimsenin kendi şahsi kusuru ile taarruza sebebiyet vermesi, müdafaanın meşruluğunu ortadan kaldırmaz" ifadeleri yer almaktadır..

2. Saldırının, herhangi bir hakka yönelmiş olması gerekmektedir. Bu hak, savunanın kendisine ilişkin olabileceği gibi, başkasına ait olması da mümkündür. Eski TCK'dan farklı olarak, saldırının, kişiliğe ilişkin bir hakka yönelmesi zorunlu değildir. Malvarlığına ilişkin olsa bile, herhangi bir hakka yönelmiş olması yeterlidir. Yeter ki, aşağıda açıklanacağı üzere, savunma için kullanılan araçlar ve konu yönünden orantılılık bulunsun. Yeni TCK'nın getirdiği en önemli yeniliklerden birisi, saldırının yöneldiği hakkın kapsamındaki bu genişlemedir.

3. Saldırının halen var olması gerekmektedir. Ancak, saldırının, başlamış, başlayacağı muhakkak veya bitmiş olsa dahi, tekrarı muhakkak olması halinde, halen var olduğunun kabulü gerekmektedir. Eski TCK'da yer almamakla birlikte, doktrin ve uygulama ile kabul edilen başlayacağı veya tekrarı muhakkak saldırı şartı, Yeni TCK'da açıkça düzenlenmiştir.

Bu konuda Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 10.10.1995 tarih ve 1-213/271 sayılı kararında: "Yasal savunmanın kabulü için; maddi mahiyette haksız bir saldırı bulunmalı, savunma ile saldırı hemzaman olmalı, savunma; saldırı devam ederken yapılmalı, savunma ile saldırı arasında uygun oran bulunmalıdır. Başlayacağı muhakkak olan bir saldırıyı başlamış, bitmiş olmasına rağmen tekrarından korkulan bir saldırıyı sona ermemiş saymak zorunludur" denilmektedir..

Savunmaya ilişkin şartlar ise şöyle düzenlenmiştir:

4. Savunmada zorunluluk bulunması: Meşru müdafaanın hukuka uygunluk sebebi olarak kabulü için, saldırıdan başka suretle kurtulma imkanı bulunmaması gerekmektedir. Aksi takdirde, toplumsal gerginliği önleyecek başka imkanlar dururken, yeni bir gerginlik yaratarak bu yola gitmeyi meşru kabul etmek gerekecektir ki, ortak aklın buna izin vermesi düşünülemez. Bununla birlikte, mağduru kaçmaya mecbur bırakmak da mümkün değildir. Yani saldırıdan kaçma yerine savunmada bulunan şahsın eylemi de hukuka uygundur; çünkü ortak akıl, hiç kimseye, ortak değer yargılarına göre onursuz sayılan bir davranışta bulunma mükellefiyeti yükleyemez. Zorunluluk değerlendirilirken, o andaki somut hal ve şartları esas almak gerekmektedir. Bu hususta soyut bir değerlendirme yapılamaz.

Bu konuda Yargıtay CGK'nın 15.04.2003 tarih ve 1-83/103 sayılı kararında: "Yasal savunma halinde işlenen fiil, hukuka uygundur, çünkü, hukuk düzeni hakkın ve haklının saldırıya uğramasına izin vermez. Yasal savunmada hiçbir zaman ve hiçbir koşulda sanığa kaçma yükümlülüğü yüklenemez ve kaçarak kurtulması istenemez. Failin kaçma olanağı da dikkate alınamaz" Denilmektedir.

5. Savunma ile saldırı arasında oran bulunması gerekmektedir. Bu orantının, gerek saldırı ve savunmayla ihlal edilen haklar arasında, gerekse kullanılan araçlar hususunda bulunması zorunludur. Yani, gerek konu, gerekse araç açısından, saldırı ile orantılı bir savunma bulunması gerekmektedir. Bu şart, Yeni TCK sisteminde bir kat daha fazla önem kazanmıştır. Çünkü yukarıda açıklandığı gibi, Eski TCK' dan farklı olarak, yeni kanunda, her türlü hakka yönelen saldırı için meşru müdafaa kabul edilmiş, yani, bu hukuka uygunluk sebebinin alanı genişletilmiştir. Ancak bunun için, orantılılık ilkesinin daha hassas bir şekilde değerlendirilmesi zorunludur. Bilhassa, malvarlığı haklarına yönelen bir saldırıdan kurtulmak için yapılan savunmayla ihlal edilen hakkın ağır olmaması zorunludur. Aksi takdirde, saldırıyla oluşacak olandan çok daha ağır bir toplumsal gerginlik doğacaktır ki, ortak aklın buna meşruiyet tanıması mümkün değildir. Orantılılık açısından da, o andaki somut hal ve şartların dikkate alınması gerektiği, bizatihi, kanun metninde belirtilmiştir. Yani bu hususta da soyut belirlemelerden kaçınılması gerekmektedir. Araçta orantılılık tespit edilirken, savunanın, saldıran ile aynı aracı kullanması aranmayacaktır. Ancak, somut olayda aracın kullanılış biçimi, aracın fonksiyonundan daha önemli olacaktır.

Meşru müdafaada sınırın aşılması:

TCK'nın 27. maddesi şu hükmü taşımaktadır:

"(1) Ceza sorumluluğunu kaldıran nedenlerde sınırın kast olmaksızın aşılması hâlinde, fiil taksirle işlendiğinde de cezalandırılıyorsa, taksirli suç için kanunda yazılı cezanın altıda birinden üçte birine kadarı indirilerek hükmolunur.

(2) Meşru savunmada sınırın aşılması mazur görülebilecek bir heyecan, korku veya telaştan ileri gelmiş ise faile ceza verilmez".

Hükmün birinci fıkrası, bütün hukuka uygunluk sebepleri ile ilgilidir. İkinci fıkra ise sadece meşru müdafaada sınırın aşılmasını düzenlemektedir. Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, bu hüküm, sınırın sadece taksirle aşılması halinde uygulanacaktır. Eski TCK'nın 50. maddesinde, sınırın taksirle aşılması hususunda bir açıklık bulunmamaktaydı. Ancak gerek doktrin, gerekse uygulamada, sınırın kasten aşılması durumunda, 50. maddenin uygulanamayacağı kabul edilmekteydi. Bu yönüyle Yeni TCK' nın mezkur hükmü, sadece uygulamaya açıklık getirmiştir.

Gerçekten de, hukuka uygunluk sebebinin sınırı kasten aşılmışsa, yani fail sınırı aştığını biliyor ve bunu istiyorsa, artık hukuka uygun davranışta bulunduğundan söz edilemez. Çünkü o, ortak aklın kurallarına aykırı davrandığını bilmektedir ve bunu istemektedir. Yani fail, hukuka aykırılık bilincine sahiptir. Bu bilince sahip olan şahsın davranışının, hukuk düzenince korunması mümkün değildir.

Örneğin, yumrukla gerçekleşen bir saldırının muhatabı, silahını çekip, saldırganın açığına ateş ederek, ya da en çok, kolunu-bacağını hedef alarak bu saldırıyı defedebilecek durumdadır. Buna rağmen, bilerek ve isteyerek hayati organlara ateş ederse, sınırı kasten aşmış olur.

Bu durumda da, saikin sosyalliğinden söz edilmesi mümkün değildir; çünkü, hedefine ulaşmak için, kendisine yönelen saldırıyı kullanmış durumdadır. O halde, sınırı kasten aşmış bu şahıs hakkında, doğrudan adam öldürme ya da yaralama ya da bu suçlara teşebbüsten hüküm kurulması gerekmektedir.

Buna karşılık sınır taksirle aşılmış ise Yeni TCK'nın 27. maddesi hükmü tatbik edilecektir. Bu hükmün, Eski TCK'nın 50. maddesine oranla getirdiği en önemli yenilik, sınırın aşılması halinde, ancak taksirle işlenebilen bir suç ortaya çıkması halinde ceza verilebilmesidir. Yani sınırı aşan şahsın eylemi, kanuna göre taksirle işlenebilen bir suç oluşturmuş ise o ancak bu durumda ve taksirli eylemi sebebiyle cezalandırılacak, üstelik taksirli suçun cezasında indirim de yapılacaktır. Buna karşılık sınırı aşarken gerçekleştirilen suç taksirle işlenemiyorsa, cezalandırma mümkün olmayacaktır.

Örneğin, savunma sınırını aşarak, saldırganı öldüren fail, taksirle adam öldürme suçu sebebiyle cezalandırılacaktır; o da aşağıda açıklanacağı gibi, ancak, mazur görülen bir korku, telaş ve heyecan sebebiyle aşmamış ise... Çünkü kanuna göre adam öldürme suçu, taksirle de işlenebilen bir suçtur. Buna karşılık sınırı aşarken eşyaya zarar veren bir fail, her hangi bir suçtan dolayı ceza almayacaktır.

Çünkü kanuna göre nas-ı ızrar suçu, ancak kasten işlenebilir. Oysa Eski TCK'nın 50. maddesinde bu ayrım mevcut değildi. Sınırı aşarken işlenen suç kasten işlenen bir suç da olsa, fail, 50. maddedeki indirim yapılmak suretiyle cezalandırılmaktaydı. Kanunun bu düzenlemesi, her bakımdan isabetli olmuştur. Öncelikle müessese, isabetli bir temele oturmuştur. Çünkü sınırı taksirle aşan şahsın eylemi, hukuka uygun olma vasfını kaybetmişse de, bunun sebebi, sınırı aşarken kusurlu olmasıdır. Yani fail özen yükümlülüğüne uygun davranmadığı için ve sadece bu sınıra kadar hukuka aykırılık bilincine sahiptir. Bu durumda ise ceza sorumluluğu, sadece taksirli suçlar bakımından gerçekleşmiş demektir. O halde ortaya çıkan eylem sebebiyle, taksirli sorumluluk kuralları uygulanmalıdır.

Diğer yandan, meşru müdafaa sınırının aşılmasına, mazur görülen bir korku, telaş ya da heyecan sebebiyet vermişse, failin ceza sorumluluğu yoktur (TCK 27/2) Çünkü onun zihninde oluşabilecek tüm seçenekleri, bu haksız saldırı ve onun yarattığı korku ve heyecan yok etmiştir. Üstelik saldırı öylesine etkilidir ki, mağduru sınırı aşmaya sevk eden korku, telaş veya heyecan, objektif açıdan da mazur görülmüştür. İşte bu yüzden, eylem hukuka uygunluğunu kaybettiği halde, fail cezalandırılamamaktadır çünkü, kusurlu değildir. Bu düzenleme de, yukarıda açıladığımız görüşe uygundur ve kanımca çok isabetli olmuştur.

Nitekim Yargıtay 1 CD'nin 23.05.1996 tarih ve 1733-1885 sayılı kararı, Eski TCK zamanında bile bu doğrultuda hüküm kurulabildiğini göstermektedir: Hasmının saldırısına karşı elinde önlem olarak sopa bulunmasına rağmen, paniğe kapılan sanığın kaçmaya başladığı, elinde bıçakla sanığı kovalayan maktulün sanığa yetişince sanığa doğru bıçağını bir kaç kez salladığı sırada sanığın da kendisini savunmak için sopa ile maktuleye vurduğu dosya kapsamından anlaşılmaktadır. Buna rağmen bıçaklı saldırısına devam eden maktule, sanığın birden çok sopa darbesinde bulunarak onun ölümüne neden olduğunun dosya içeriğinden açıklıkla anlaşılmıştır. Tamamen yasal savunma şartları içinde eylemde bulunan sanığın içinde bulunduğu ruh hali ve maktulün bıçaklı saldırısı sona erdikten sonra eylemine devam ettiği hususunda delil de elde edilemediği göz önünde tutulduğunda, savunmada aşırılığa kaçmadığının kabulünde zorunluluk bulunduğu göz önünde tutularak, beraatına karar verilmesi gerekir".

Gerçekten de, CMK'nın 223. maddesi uyarınca, hukuka uygunluk sebebinin varlığı halinde "beraat" kararı; buna karşılık "meşru savunmada sınırın heyecan, korku ve telaş nedeniyle aşılması" halinde, kusurunun bulunmaması dolayısıyla "ceza verilmesine yer olmadığı" kararı verilmektedir.

Yani kanun koyucu, meşru müdafaayı, esas itibariyle hukuka uygunluk sebebi olarak kabul etmiş, ancak, kendi yararına savunma yapan şahsın, sınırı mazur görülebilecek bir korku, telaş veya heyecanla aşması halinde ise hukuka uygunluğu değil, kusursuzluk sebebiyle ceza verilmeyeceğini ortaya koymuştur.

MEFRUZ MEŞRU MÜDAFAA (Fail, kanunda suç olarak düzenlenmiş olmayan bir eylemi, suç olduğunu sanarak işlemiş olsa dahi, sonucun değişmemesi)

Meşru müdafaa konusunda en çok tartışılan konulardan birisi de, gerçekte saldırı olmadığı halde, bunun varlığı hususunda yanılıp, bu saldırıyı bertaraf etme saikiyle hareket eden şahsın, meşru müdafaa hükümlerinden yararlanıp yararlanmayacağı noktasında toplanmıştır.

Yeni TCK'nın 30/3. maddesi, bu sorunu açık bir şekilde çözüme bağlamıştır. Hükme göre; "Ceza sorumluluğunu kaldıran veya azaltan nedenlere ait koşulların gerçekleştiği hususunda kaçınılmaz bir hataya düşen kişi, bu hatasından yararlanır".

Burada da kanun koyucu, eylem hukuka uygun olmadığı halde, kusursuzluk sebebiyle ceza vermekten kaçınmıştır. Ancak bunun için, hatanın kaçınılmaz olması gerekmektedir. CMK'nın 223. maddesi uyarınca; "kusurluluğu ortadan kaldıran hataya düşülmesi hallerinde, kusurunun bulunmaması dolayısıyla ceza verilmesine yer olmadığı kararı" verilir.

Yargıtay CGK' nın 23.11.1999 tarih ve 1-271/287 sayılı kararında: "60 yaşında tek başına yaşadığı iki katlı 6 dönüm, ağaçlı ve duvarla çevrili köşkte geceleyin köpek sesine uyanıp yanma aldığı bıçakla siluetini gördüğü kişilerin yanına giderken yere düşüp kalktığında oldukça karanlık bir ortamda kendisini tanıtmadan arkasına sarılan maktülü haklı sayılabilecek sübjektif bir yanılgı ile hırsız zannedip ciddi bir korkuya kapılarak öldüren sanığın eylemi TCY.nın 461/ 2. maddesine uyan suç oluşturur".

Bu hususta tartışma yaratan konulardan birisi de, gerçekte haksız bir saldırının mevcudiyetine rağmen, failin bunun farkında olmadan eylemde bulunması halidir.

Örneğin, A, B' yi öldürmek için ateş etmek üzereyken, onun bu saldırısını bilmeyen B, A' yı yaralama kastıyla ateş eder ve a yaralananınca, B' ye yönelen saldırısını yapamaz.  Bu durumda, objektif olarak meşru müdafaa durumu mevcut iken, sübjektif olarak yoktur. İşte böyle hallerde, faile ceza verilip verilmeyeceği tartışmalıdır. Bir grup, hukuka uygunluk sebeplerini, suçun objektif unsurlarından saydığı için, objektif olarak vücuda gelen meşru müdafaa durumunun, unsurun teşekkülünü engellediği ve dolayısıyla faile ceza verilemeyeceğini kabul etmektedir.

Meşru müdafaayı kusursuzlukla izah eden başka bir grup ise burada failin kusurluluğunu etkileyen bir durum olmadığını ve ceza verilmesi gerektiğini ileri sürmektedir. Pozitivist düşünce, saiklerin sosyalliğinden ve tehlike halinden hareket ettiği için, bu tür durumlarda fail üzerinde tedbir uygulanmaması için hiçbir sebep olmadığını açıklamaktadır. Kanımca, cezanın günümüzdeki içeriğinde, halen, faile acı çektirme amacı da tecelli etmektedir. Böyle olunca ceza sorumluluğunun doğduğunun kabulü için, suçların listeler halinde önceden hazırlanıp ilanı zorunludur.

Başka bir ifadeyle; eylemin tipiklik açısından değerlendirmeye alınması mecburiyeti vardır. Bu durumda, kanunda yer almayan bir eylem dolaysıyla, kimseye ceza verilemez. Fail, kanunda suç olarak düzenlenmiş olmayan bir eylemi, suç olduğunu sanarak işlemiş olsa dahi, sonuç değişmeyecektir (Mefruz suç)

Bunun gibi, meşru müdafaa, kanunda hukuka uygunluk sebebi olarak kabul edilmiş ise, objektif olarak müdafaa halinin bulunması, hukuka uygunluk açısından yeterlidir. Çünkü hukuka uygunluğun varlığı, failin bilgisinin dışındadır ve objektif nitelik taşımaktadır. Fail bilmese de, hareketi ile bir saldırıyı engellemiş ise objektif açıdan, toplumda oluşacak daha büyük bir gerginliği azaltmıştır.

Bu durumda, aynen mefruz suç durumunda olduğu gibi, faile ceza verilmemesi gerekmektedir. Çünkü hukuka uygunluk da, aynı tipiklik gibi, eylem hakkında dışarıdan kurulan bir değer hükmünü gerektirmektedir. Bu hükmün, eylemin manevi unsuru ile ilgisi yoktur. Buna karşılık kanun, meşru müdafaayı, hukuka uygunluk sebebi olarak değil de, kusursuzluk sebebi olarak düzenlemiş ise saldırının farkında olmayan failin cezadan kurtulması mümkün değildir.

Çünkü kanuna göre meşru müdafaa, ancak kusurluluğu ortadan kaldırdığı takdirde cezaya engel olmaktadır ve fail saldırıdan haberdar olmadığı için, kusurluluğunu ortadan kaldıran bir etken olarak kabulü mümkün değildir. Yeni TCK, sınırın mazur görülecek korkuyla aşılması hali müstesna, meşru müdafaayı, hukuka uygunluk sebebi olarak düzenlemiştir. Bu sebeple, eylemin hukuka uygun sayılması için, meşru müdafaanın objektif olarak gerçekleşmesi yeterlidir; failin bunu bilmesine gerek yoktur.


Ekleyen:Ümit SERT
Kaynak:(Alıntıdır)
Aradığınız Dokümanı Bulamadıysanız, Farklı Araştırmalar Yapmak İstiyorsanız Site İçi Arama Yapabilirsiniz!

Ödev ve Araştırmalarınız için www.arsivbelge.com Sitesinde Kaynak Arayın:

Ödev ve Araştırmalarınız için Arama Yapın:
     Benzer Dokümanları İnceleyin
Savaşta Bilgi mi üstündür Kılıç mı? Münazara Örneği(60061)

Yönetim Bilişim Sistemi ( Management Information Systems )(3237)

İşletmelerde Bilgi Yönetimi(2814)

BİLGİ ŞÖLENİ ( Sempozyum )(2336)

Bilgi Şöleni - Tartışma - Forum - Panel(2111)

          Tanıtım Yazıları
      
Türkçe İtalyanca ve Almanca Cümle Çevirisi İçin Birimçevir Sitesi

Esenyurt, Beylikdüzü ve Kartal Bölgelerinde Satılık Daire İlanları

Belge Çevirisi

Siz de Tanıtım Yazısı Yayınlamak İçin Tıklayın

Diğer Dökümanlarımızı görmek için: www.arsivbelge.com tıklayın.          

Siz de Yorum Yapmak İstiyorsanız Sayfanın Altındaki Formu Kullanarak Yorum Yazabilirsiniz!

Yorum Yaz          
Öncelikle Yandaki İşlemin Sonucunu Yazın: İşlemin Sonucunu Kutucuğa Yazınız!
Ad Soyad:
          
Yorumunuz site yönetimi tarafından onaylandıktan sonra yayınlanacaktır!