Araştırma ve ödevleriniz için her türlü kaynağı ve dokümanı En Geniş Araştırma ve Ödev Sitesi: www.arsivbelge.com ile bulabilir ve İsterseniz siz de kendi belge ve çalışmalarınızı gönderebilirsiniz!
Her türlü ödev ve dokümanı
www.arsivbelge.com ile kolayca bulabilirsiniz!


Araştırmalarınız için Arama Yapın:





  
                    

Günlük Nedir?
www.arsivbelge.com
Günlük Nedir? dokümanıyla ilgili bilgi için yazıyı inceleyebilirsiniz. Binlerce kaynak ve araştırmanın yer aldığı www.arsivbelge.com sitemizden ücretsiz yararlanabilirsiniz.
Günlük Nedir? başlıklı doküman hakkında bilgi yazının devamında...
Ödev ve Araştırmalarınız için binlerce dokümanı www.arsivbelge.com sitesinde kolayca bulabilirsiniz.

Günlük Nedir?

Bir kişinin düşüncelerini, duygu ve gözlemlerini günü gününe yazdığı ve o günün tarihini koyduğu yazılar. ruzname olarak da bilinir. günlük bir tür anıdır. ancak günlük günü gününe yazılır, anı ise olayların yaşanmasından sonra kaleme alınır.

Günlük Nedir? Günlük Türünün Özellikleri (Tarihi Gelişimi ve Temsilcileri)

Günlük türünün ne olduğu üzerine kafa yormak, aslında biraz da edebiyatın ne
olduğunu düşünmektir. Düzenli olarak tutulmuş, tarih atılmış notlardan mı
ibarettir günlükler yoksa bundan fazla bir şey mi?
Bu konuda en genelleyici tanımı usta günlükçü, romancı André Gide yapmıştı:
“Günlüğün anıdan tek farkı, günü gününe tutulmuş olmasıdır.” Edebiyatın
toplardamarlarından biri olarak her günlük bir portre, bir öykü, bir anı, bir
tarih yazısıdır. Yayımlanmak için yazılsın yazılmasın, her günlüğün bir kurgusu
vardır. Paris’teki Bir Yabancının Günlüğü yazarı Malaparte’nin dediği gibi,
“Günlüklerin, tüm öyküler gibi, bir başı, bir entrikası ve bir sonu vardır.”
Günlük türünün kökeni üzerine

Öteki edebiyat türlerinin kökeniyle karşılaştırıldığında, günlüklerin çıkış
noktası, yanıtı daha belirsiz bir soru olarak karşımıza çıkıyor. Türün geçmişini
irdelemek, günlük yazmanın doğası üzerine düşünmek anlamına da geliyor. Batı’da
günlüğün, Doğu’ya göre daha gelişmiş bir edebiyat türü olduğuna kuşku yok. Ama
örneğin Japon edebiyatında da 10. yüzyılda yazılmış günlükler bulmak mümkün.
Dolayısıyla günlük türünün hem Doğu hem Batı kültürlerinde, kendine özgü şartlar
altında biçimlendiği söylenebilir. Peki, nedir günlük yazmak? Başlı başına, bir
ömür adamayı gerektiren bir yazı uğraşı mı? Öyküden, şiirden kesilince
başvurulan bir teselli mi? Yoksa yazın kuramlarını, yaşanan dönemin olaylarını
taslak halinde sunan birer belge mi? Sağlıklı saptamalar yapabilmek için
günlükleri farklı başlıklar altında değerlendirmek en doğrusu.
Edebiyat günlükleri

Bir edebiyat günlüğü, yalnızca bir edebiyatçının elinden çıkmış günlük değil,
edebiyat olaylarına, kişilerine ve sorunlarına yönelmiş günlüktür. Özellikle
Batı’da, 20. yüzyılda yaygınlaşan bu tür günlükler, “özel günlük” olma
niteliğini de taşır. Aynı zamanda başka türlerde yapıtlar veren André Gide,
Julien Green, Max Frisch, Stefan Zweig gibi yazarlar, geride edebiyat
günlüklerinin seçkin örneklerini bıraktılar. Örneğin Gide, Kalpazanlar adlı
romanını yazdığı süreçte bir günlük tutmuş ve yapıtının aşamalarını, kuramını
apaçık ortaya koymuştu. Öte tarafta, Gide’in bu ‘edebiyat’ günlükleri, en özel
günlüklerden de sayılır, onu, yazarın kendi iç dünyasına vurduğu bir neştermiş
gibi ürpertiyle okuruz. Edebiyat günlüklerinin iki unutulmaz örneği de,
Katherine Mansfield ve Virginia Woolf’un günlükleridir. Mansfield, henüz 16
yaşındayken yazmaya başladığı Bir Hüzün Güncesi’nde, yazarlık tutkularını,
hırslarını, kıskançlıklarını, kırgınlıklarını içtenlikle ortaya serer. Bu
hüzünlü günlük, Mansfield’ın erken ölümünden sonra yayımlanmıştır. Virginia
Woolf da, Bir Yazarın Günlüğü’nde, adından da anlaşılabileceği gibi, yapıtını ve
yazarlığını merkeze alır. Bir Yazarın Günlüğü türünden metinler, bugün edebiyat
tarihçileri ve meraklı okurlar için hazine değeri taşıyor.
Günlüğün intihar yüzü

Edebiyat günlükleri, geçen yüzyılda yaygınlaşırken bir özellik daha kazanmıştı:
Yazarı hayattayken yayımlanmak. Bu durum, günlüklerin ne kadar içten olduğunu
sorusunu getirse de Cocteau, Maugham, Maurois, Gide, Green gibi birçok yazar
günlüklerini sağlıklarında yayımladılar. Belki biraz da bu yüzden, günlüğünü
hayattayken yayımlamayanların yazdıkları daha ‘içten’ bulundu. Hele bir de
yazarının müntehir olması, günlüklere ayrı bir çekicilik ve sahihlik katıyordu.
İntihar eden iki yazarın, Cesare Pavese ve Sylvia Plath’ın günlükleri, bunun en
iyi iki örneğidir. Cevat Çapan’ın dilimize Yaşama Uğraşı adıyla kazandırdığı
Pavese’nin günlüğü, edebiyat tarihinin en sarsıcı metinlerinden biri belki de.
Çok iyi bir edebiyat günlüğü sayılabilecek Yaşama Uğraşı, adım adım intihara
giden bunalımlı bir yazarın iç dünyasını, hiçbir ‘özel’ günlüğün yapamayacağı
kertede ustalıkla yansıtır. Pavese, bir otel odasında canına kıydıktan sonra
kitaplaşan ve uzun yılları kapsayan bu günlük, neredeyse yazarının öteki
yapıtlarını gölgede bırakmıştır. Sylvia Plath’ın günlükleri de intiharından
sonra kocası Ted Hughes’un ‘müdahale’siyle yayımlanmıştı. Başyapıtı Sırça Fanus
kadar olmasa bile, Plath’ın günlüğü yıllardır ona yakın bir ilgiyle okundu,
okunuyor.
Okuma günlükleri, eleştiri günlükleri, sanatçı günlükleri…

Zaman içinde edebiyat günlüklerinin de alt kolları oluştu. Eleştiri günlükleri,
okuma günlükleri yazılmaya başlandı. Bunun Türkçede yayımlanan son örneği,
Alberto Manguel’in Okuma Günlüğü adlı yapıtıydı. Öte yandan, günlük, modern
romanda da bir imkân olarak belirdi, bir anlatım tekniğine dönüştü. Örneğin,
çağdaş edebiyatın büyük yapıtları Sartre’ın Bulantı’sı, Rilke’nin Malte Laudris
Bridge’nin Notları ya da Martin Walser’in Jocob Von Gunten’ı, günlük biçimiyle
yazılmıştır. Fernando Pessoa’nın başyapıtı Huzursuzluğun Kitabı, niçin okurun
karşısına hep farklı kimliklerle çıkan şairin günlüğü olarak okunmasın? Yalnızca
yazın türleri değil, öteki sanatlar da geride günlük edebiyatı için hatırı
sayılır metinler kalmasını sağlamıştır. Kierkegaard’ın günlüğü, felsefe
tarihinin en önemli yapıtlarından biri olarak önümüzde duruyor. Marcel’in
günlüğü ve Camus’nun Defterler’i de hem günlük edebiyatı hem de felsefe tarihi
için önemli metinler. Rousseau’nun İtiraflar’ı ise olsa olsa günlük türüyle
akraba sayılabilir. Ressamlar bu konuda felsefecilerden daha üretken: Dali’nin,
Delacroix’nın, Klee’nin günlükleri iyi birer sanatçı günlüğü olduğu kadar resim
sanatı üzerine ilginç düşüncelerin gelişmesinde etken olmuşlardır.
Sinemacılardansa Cocteau’nun, Zavattini’nin, Tarkovski’nin günlükleri
unutulmamalı. Özellikle, Türkçeye Zaman Zaman İçinde adıyla çevrilen Andrei
Tarkovski’nin günlüğü, sadece sinema tarihi için değil, edebiyat tarihi için de
eşsiz bir eser olarak nitelendirilmeyi hak ediyor.
Batı edebiyatının, günlük türünün kökleşmesini iyi şair ve yazarlara borçlu
olduğunu söylemek, herhalde yanlış olmaz. Victor Hugo’dan Charles Baudelaire’e,
Goethe’den W.B. Yeats’e, Dostoyevski’den Whitman’a kadar birçok soy şairin,
yazarın yolu günlüğe uğramış. Kafka’nın günlüğünü okuduğunuzda, bunu ancak
Kafka’nın yazabileceğini sezersiniz. Marcel Proust, Stendhal, Gombrowicz, Romain
Rolland, Batı’dan ilk akla gelen öbür günlükçüler. Bir de, bizim edebiyatımızda
hiç olmayan, bütün ömrünü günlük yazma işine vermiş Thoreau, Léataud, Anais Nin,
Amiel (tam 174 defter doldurmuştur!) gibi isimler var ki, onlara yalnızca saygı
duyulur!
Türk edebiyatında günlük…

Evliya Çelebi Seyahatnamesi, Yirmisekiz Çelebi Sefâretnamesi ya da Silahdâr
Tarihigibi kimi eserlerde bazı olayların günlük biçiminde anlatılmasını
saymazsak, edebiyatımıza Batı’daki anlamıyla günlük Tanzimat’tan sonra
girmiştir. Ancak neredeyse romanla yaşıt olan bu türün edebiyatımızda yeterince
geliştiğini söylemek zor. Türkçede yayımlanmış ilk günlük, Ali Bey’in Seyahat
Jurnali’dir. Ali Bey’in, eserinin adında jurnal (Fransızca ‘journal’) sözcüğünü
tercih etmesi, günlüğün bize pek çok başka tür gibi Batı kanalıyla geldiğini
gösteriyor. Jurnal sözcüğü, Cemil Meriç gibi birkaç istisna dışında, fazla
tutunamamış, yerini ‘günce’ ve ‘günlük’ sözcüklerine bırakmıştır. Ataç’ın
savunduğu ‘günce’nin de bugün ‘günlük’ kadar yaygın olmadığı söylenebilir. Zaten
günce’yi savunan Ataç’ın, Fournier’den yaptığı Adsız Köşk çevirisinde günce
yerine ‘ruzname’ ve ‘hatıra defteri’ sözcüklerini kullandığını da unutmamak
gerekiyor.
Ali Bey’in Seyahat Jurnali’nden sonra Batılı anlamıyla aslında ilk edebiyat
günlüğü sayılabilecek Şair Nigar Hanım’ın günlüğü geliyor. Bu eserin bir kısmı,
şairin ölümünden 40 yıl sonra Hayatımın Hikâyesi adıyla yayımlanmıştı. Ahmet
Refik’in Kafkas Yollarında adlı seyahat günlüğünden başka, Sultan Reşad ve
Vahdettin dönemlerinde sarayda başmabeyncilik yapan Lütfi Simavi’nin notları da
günlük olarak nitelenebilir. Yine günlük sayabileceğimiz İbnülemin Mahmut Kemal
İnal’ın defterleri ise yayımlanmadı. Atatürk’ün Anafartalar Savaşı sırasında
tuttuğu günlükler, ölümünden sekiz yıl sonra Türk Tarih Kurumu’nca basılmıştır.
Cumhuriyet öncesinin önemli yazarlarından Ömer Seyfettin’in Ruznameler’i de
kitap olarak yayımlanmamış günlükler arasında yer alıyor.


İki öncü: Salâh Birsel ve Ataç

Ruşen Eşref Ünaydın, Falih Rıfkı gibi Cumhuriyet dönemi yazarlarının
günlüklerinden bazı parçalar kimi kitaplarında yer alsa da, edebiyatımızda hâlâ
dolaşımda olan günlükler denince iki isim akla geliyor: Ataç ve Salâh Birsel.
Ataç, Günce’siyle hem bir edebiyat günlüğü ortaya koymuş hem de devrinin edebî
eğilimlerine yön vermişti. Salâh Birsel ise Kuşları Örtünmek, Nezleli Karga, Bay
Sessizlik, Aynalar Günlüğü, Yaşlılık Günlüğü gibi kitaplarıyla çağdaş
edebiyatımızın öncü günlükçüsü oldu. Onun kuşakdaşları sayılabilecek Nuri Pakdil
ve Orhan Burian’ın günlükleri de bu iki edebiyat adamını tanımak için eşsiz
metinler. Burian’ın günlüğü geçen yıl YKY tarafından yeniden yayımlanmıştı.
Şair günlükleri

Cumhuriyet’ten bugüne doğru günlük yazarlarının beklendiğince çoğalmadığı
görülüyor. Şairlerin değil de daha çok düzyazıyla uğraşanların Türk edebiyatında
günlük tutmuş olduğunu saptamak mümkün. Bir öykücünün, Tomris Uyar’ın
Gündökümleri adıyla yayımlanan günlükleri, hem niteliği hem niceliği
düşünülünce, Türkçenin sayılı günlüklerinden biri olarak adlandırılmayı hak
ediyor. Cemil Meriç’in iki cilt halinde yayımlanan Jurnal’i ise sadece Türkçede
değil, dünya edebiyatında benzerine zor rastlanacak bir yapıt. Romancılardan ilk
akla gelen, Oğuz Atay’ın Günlük’ü. Atay’ın hastalığı sürecinde kaleme getirdiği
bu günlük daha çok kendi yapıtları üzerinden şekilleniyor. Şairlerden ise akla
gelen, elbette, Cemal Süreya’nın Günler’i; tıpkı şiirleri gibi, dönüp dönüp
okunacak bir kitap. Cahit Zarifoğlu’nun Yaşamak adlı, “Ne çok acı var.” kült
cümlesiyle başlayan günlüğü de Türkçenin benzersiz yapıtlarından biri olarak
kalacak. İlhan Berk’in günlüğü El Yazılarına Vuruyor Güneş ise şairin unutulmaz
düzyazı kitapları arasında yer alıyor. Hilmi Yavuz’un Geçmiş Yaz Defterleri,
felsefe-edebiyat arasında, parçalı yazı’lardan oluşan ve edebiyatımızda türünün
tek örneği olan bir günlük sayılabilir. Yavuz’un 30 defteri bulan öteki
günlüklerinin yayımlanıp yayımlanmayacağını ise zaman gösterecek. Hulki Aktunç
da defter dolusu günlük tutan gizli günlükçü şairlerden. Bunları
yayımlamayacağını söylese de, bir ara, Kitaplık dergisinde yayımladığı Kediler
Günlüğü’nden bir parça ile okurlarını umutlandırmıştı. Bir başka şair Turgut
Uyar’ın günlükleri ise ne yazık ki kitap olarak yayımlanmadı. Sezai Karakoç’un
gerçekten Kırmızı Horoz - Doğulu Bir Werther adlı bir günlüğü var mı? Güven
Turan vakti gelince günlüklerini yayımlayacak mı? Zaman gösterecek….
Adalet Ağaoğlu’nun ‘dert dökme defterleri’

Usta romancımız Adalet Ağaoğlu’nun geçtiğimiz haftalarda iki kitap halinde
yayımlanan günlükleri, hem yayın dünyasındaki en ‘taze’ günlükler olması hem de
yakın entelektüel tarihimize ışık tutması bakımından önem taşıyor. Damla Damla
Günler başlığıyla yayımlanan eser, 1969 yılından, Adalet Ağaoğlu’nu TRT’den
istifaya doğru götürecek ‘karar zamanı’ndan başlıyor; 22 Temmuz 1996 tarihinde
yazarın uğradığı ‘trafik saldırısı’yla sona eriyor. Günlüğün ilk cildinde
yazarın Ölüme Yatmak adlı romanını nasıl zihninde kurguladığını, ‘karnında
taşıdığını’ okurken, bir yandan da entelektüel çevrelerde kimlerin cunta yanlısı
olduğunu, hangi yazarların özgürlükçü bir tutum sergilediğini öğreniyoruz. Damla
Damla Günler, Sevgi Soysal’dan Muhsin Ertuğrul’a, Orhan Kemal’den Behçet
Necatigil’e kadar isimlerin yer aldığı bir yakın edebiyat tarihi resmigeçidi.
Adalet Ağaoğlu’nun, kendi deyişiyle, bu ‘dert dökme defterleri’, tıpkı romanları
gibi edebiyatımızın seçkin bir burcunda hep var olmayı sürdürecek.
Oktay Akbal, Anılarda Görmek, Geçmişin Kuşları ve Yeryüzü Korkusu adlı üç
günlüğünde öykülerindeki sıcak dünyayı yansıttığı kadar edebiyat dünyasına dair
birçok anekdot da aktarıyordu. Muzaffer Buyrukçu’nun uzun günlükleri içinse
‘anekdot günlükçülüğü’ demek daha yerinde olur. Fethi Naci’nin eleştiri
günlükleri, Türkçede başka örneği olmayan yapıtlardır. Naci’nin günlüklerini
okurken kuram bilgisinin yanında edebiyat lezzeti ve yaşanmışlığın sıcaklığını
da buluyor insan. Memet Fuat’ın son yıllarını anlattığı günlüklerinin hayatı
boyunca tutulmuş olması, kuşkusuz, edebiyatımız için büyük kazanç olurdu.
Günlük, yayımlanmak için mi yazılır? Yazanın kendini temize çıkarma çabası mıdır
yoksa bir iç döküş mü? Kişi, günlük yazarken ne kertede içten olabilir? Bu
soruların, yazılmış günlükler kadar çok cevabı var. Ne olursa olsun, günlük bir
edebiyat türüdür. Sabır işidir. Yaşanmışlığın tadı kadar gündeliğin
ayrıntılarıyla da güzelleşir günlükler. Kimisi, içtiği çayı yazar günlüğüne, bu
bile güzeldir. Çünkü bir yazardır o çayı içen… Günlüğün olduğu yerde herkes
sustuğundan, yazan devleşir. Bazen de bütün çaresizliğiyle okurunun
karşısındadır. Salâh Birsel, günlüklerinden birinde, “Ölmeden bu günlük
güzelleşmiş olamaz.” yazmıştı. Günlük tutmak, işte bu duygudadır. Günlük,
gelecekte bir gün en çok okunan tür olabilir mi? Bir şey söylemek zor. Ancak
günlüklerin, edebiyat var oldukça yaşayacağı kuşku götürmez. Çünkü edebiyat,
ayrıntı demektir.
“Her gün not tutun; açık, okunaklı. Tarih atmayı da unutmayın. Hayatımın
günlüğünü günü gününe tutmuş olsaydım, şimdilerde bir Larousse sözlüğü olurdu
elimde. Duyulmuş, derlenmiş bir kelime, yeniden karşılaşılan bir dünyadır. Ah,
neler yitiriyoruz! Bütün o yitirdiğimiz incileri düşünün! Hayatınızın günlüğünü
yazın!”Max Jacob, Genç Bir Şaire Öğütler, çev. Salâh Birsel

Okumadan ölmeyin
Yaşama Uğraşı, Cesare Pavese, çev. Cevat Çapan
Günlükler, Franz Kafka, çev. Kâmuran Şipal
Günlük, Andre Gide, çev. N. Alsan
Huzursuzluğun Kitabı, Fernando Pessoa, çev. Saadet Özen
Apaçık Yüreğim, Charles Baudelaire, çev. Sait Maden
Zaman Zaman İçinde, Andrei Tarkovski, çev. Seda Kervanoğlu
Jurnal 1-2, Cemil Meriç
Yaşamak, Cahit Zarifoğlu
Bir Hüzün Güncesi, Katherine Mansfield, çev. Şadan Karadeniz
Günlükler, Soren Kierkegaard, çev. İbrahim Kapaklıkaya

Bulursanız okuyun

Bir Yazarın Günlüğü, Virginia Woolf, çev. Fatih Özgüven
Sylvia Plath’ın Günceleri, çev. Şadan Karadeniz
Hastane Günlüğü, Hervé Guibert, çev. Tahsin Yücel
Tutsaklık Güncesi, Louis Althusser, çev. Esra Özdoğan
Günlükler, Stefan Zweig, çev. İlknur Özdemir
Defterler, Albert Camus, çev. Ümit Moran Altan
Gündökümü, Tomris Uyar
Günler, Cemal Süreya
Aynalar Günlüğü, Salâh Birsel
El Yazılarına Vuruyor Güneş, İlhan Berk

Keşke günlükleri Türkçeye çevrilse

Hermann Melville
Victor Hugo
J. W. Goethe
Witold Gombrowicz
Romain Rolland
Novalis
Walt Whitman
Henry James
Stendhal
W.B. Yeats

Keşke günlük tutsalardı

Oscar Wilde
Behçet Necatigil
Immanuel Kant
Şeyh Galib
Thomas Bernhard
Vüs’at O. Bener
Arthur Rimbaud
Bilge Karasu
J.D. Salinger
Ahmet Hâşim
Günlükler arasında bir zaman yolculuğu
CEMAL SÜREYA’DAN
543. Gün
Milliyet Sanat’a uğradım. Fethi Naci Eleştiri Günlüğü’nü yollamış.
TV’de, sekiz otuz haberlerinde, birden, Edip Cansever’in ölüm haberi verildi. Bu
haber inanılmaz ölçüde sarstı beni. Rastlanmadık bir biçimde ve yüksek sesle
ağlamaya başladım. Oğlum fazla kaygılanmış, gelip avutucu şeyler söyledi.
Turgut’ta bunca sarsılmamıştım. Üst üste gelişte bir şey var belki. Otuz yıllık
arkadaşımdı. Yalnız sanat serüvenimizi değil, haya serüvenimiz de iç içe
durumlar yaşamıştır.
544. Gün
Sabah altıda evden çıktım. Bomboş sokakları dolaştım durdum. Başımda bir uğultu.
Tuhaf da bir heyecan. Rıhtımda yürüdüm. 1 Haziran 1986”
(Günler)
***

FERİT EDGÜ’DEN

Degerndorf, aralık, 58
… Duygusuz. Yola çıktığımdan beri duygusuz, her şeyin önünde ve her yerde. Her
şey yabancı; her şey ilgimin dışında. Az önce balkona çıkıp ap ak çevreye
bakarken yeniden anladım bunu. Kar burada her şeyi örttü. Olduğum yerden hiçbir
şey görünmüyor; ne bir ağaç, ne bir ev, hiçbir şey. Her yer ap-ak. Gözyorucu bir
aklık (boşluk?).
(…)
Yazmayı denemiyorum bile. Bu boşlukta yazmak? Niçin? Kimin için? Nasıl? Ordan
oraya bocalıyordum. Şimdi biraz duruldum. Yazmak diye bir sorunum yok. Giderek
belki okumak diye bile. Yanımda getirdiğim kitapların hemen hiçbirine el
sürmüyorum. Bir çukur oluşuyor çevremde, bu çukura gün geçtikçe daha bir
gömüldüğümü duyuyorum.
… Acı çekme isteği. Kendini yeniden bulma.
(Bir Günlüğün Günlüğü-kitaplaşmamıştır)
***
TURGUT UYAR’DAN

30.01.1956
Az konuşur olmayı, suskun olmayı erdem saymıyorum artık. Kendini kaçırmak,
kendini gizlemek gibi geliyor bana.
27.02.1956
İzinliyim. Boşum. İlgisiz dolaşıyorum sokaklarda. Bu boşluk, bu kayıtsızlık
ürküntü veriyor bana. Doğaya uygun, yapmacıksız bir yaşama özlüyorum.
Kurtuluşumuz şiirden falan gelmeyecek, yaşamamızdan gelecek gelecekse.
3.1.1956
Nigâr Hanım’ın şiirlerini okudum. Elbette ilkel şiirler birçoğu. Ama birden
düşünüyorum. “Gücenme, aslı harâbım senin firâkında” dizesi, bir bakıma, bir
şiir geleneğinin yenilenmesi döneminde, yeni bir duygu, yeni bir söyleyiş
sayılamaz mı?
Geçmiş ozanları, duygularının, söyleyişlerinin cılızlığı yüzünden küçümsemek
doğru mu? Duygular yeni, biçimler, duyarlanma yeni. Bugün bu şiirleri,
dolayısıyla bu duyguları, ancak eski şiirler öyle yazıldığı için daha iyi
anlıyoruz. Öyleyse, iyi kötü bütün geçmiş ozanlara selam.
(Günlük-kitaplaşmamıştır)
***

ALİ CANİP YÖNTEM’DEN

Cuma, 5 Mart 1920
Bugün öğleye kadar evde uyudum. Sonra sokağa çıktım. Arkadaşlardan diş tabibi
Şevki Bey’le Cafer, Ömer’i ziyarete gelmişlerdi. Fakülteye götürdüğümüzü
söyledim. Oraya gittiler.
Cumartesi, 6 Mart 1920
Öğle üzeri fakülteye gittim. Doğru Ömer’in odasına girdim. Bitap yatıyordu.
Elini elime aldım. Ter içindeydi. Burnunun delikleri kararmış gibiydi. Nefesi de
intizamsızdı. Hizmetçi kadınlara sordum. Gece çok sayıklamış, “Burası hastane
değil, tımarhane… Ben Canip’e gideceğim!” demiş. Dalgındı, “Ömer! Ömer!” diye
seslendim. Gayet fersiz gözlerle bana baktı: “Tanıdın mı?” dedim. Kendine mahsus
çabuk ifadeyle kafasını sallayarak “Canip!” dedi, yine daldı. Kâğıdına baktım:
hararet “39,2” şeker litrede 28. Bir müddet bekledim. Sonra tekrar seslendim:
“Ömer, konsültasyon günü yarınmış, erkenden gelirim. Artık gideyim mi?” Kafasını
salladı “Git, git!” dedi. Yeis içinde ayrıldım. Fakat hâlâ ümit ile doluydum.
Çünkü Ömer ve ölüm birbirine tamamıyla yabancı iki şeydi. Eve gelirken deniz
kenarında hizmetçime rasgeldim. Bana doğru koşuyordu. “Ne var?” dedim. “Sizi
Tıbbiye’den istiyorlarmış. Rıdvan Beyler’de bekliyorlar” cevabını verdi. Soluk
soluğa komşumuza gittim. Ortada bir fevkalâdelik vardı. Nihayet anlaşıldı: Ömer
ölmüş!…
(Ömer’in Ölüm Hastalığına Dair Notlarım-Ömer Seyfettin, 1947)
***

ŞAİR NİGAR HANIM’DAN

31.10.1917
İleride, bu satırlar bir kimsenin gözüne değerse, defterin güzelliğine
şaşılmasın! Onu, bugün, Mahmutpaşa’da satın aldım, ama, az kaldı canım pahasına.
Aman Yarabbi! İstanbul’umuza böyle ne oldu? Kalabalıktan tramvaylara girmek
kabil değil ki! Toptan gülle çıkar gibi zorla bir vagona attım. Bu, tramvaya
girmek değil, ezilmek, üst baş parçalamak… Ne oldu halkımıza Yarabbi? Bu her
yeri dolduran kifayetsiz, kaba, kötü dilli insan kalabalığı nereden geldi? Evde
yalnızlığıma, sokakta bu kalabalığa dayanamıyorum, ağlayacak hale geliyorum.
İşte böyle, avunmak için, avare bir kuş gibi çırpınıyorum. Şu defterle de
dertleşmesem çıldıracağım.
8.2.1918
Dün Naciye Sultan’a telefon edip “Pek göreceğim geldiyse de vasıta bulunmadığı
için mehcur kaldığımı” söylemiştim. Lütfen araba gönderdi. Havanın şiddetine
rağmen pek rahat gittim. Beşe kadar birlikte vakit geçirdik, çay içtik. Sultan
Efendi pek ziyade iltifat etti,
-Bu harb ne zaman bitecek?
diye benden sordu. Halimiz ne olacak Yarabbi? Acıklı insanlık daha ne zamana
kadar böyle inleyecek?
(Hayatımın Hikâyesi)
***

CAHİT ZARİFOĞLU’NDAN

ANKARA 1978 28 KASIM
Üstad Necip Fazıl’ı Mola otelinde ziyaret ettik. Büyük Doğu’yu son beş sayı
çıkarıp kapayışından sonra, arkadaşlar Akif, Erdem, Rasim onunla ilk kez
karşılaşıyorlar. Alaeddin ve Mehmet de var. Üstad:
-Büyük Doğu son çıkışında en parlak dönemini yaşadı. Kapanmasında çeşitli
nedenler oldu. Ama en büyük amil siz oldunuz, dedi.
Otelin ilk katında, lobideyiz. Üstad sakin, yumuşak ve yalnız. Saat 18’de beni
Akabeden aradığında,
-Arkadaşlara da haber ver, gelsinler, son bir görüşme yapalım, dedi. Erdemle
Rasim’i görebileceğimi söyledim. Bu telefondan az önce, bu ikisine Üstad’ın
önceki gelişinde yine kendilerini istediğini; ancak kendilerine haber
veremediğimi anlatıyordum. Telefon tam o anda geldi. Büroya çıktık. Yine
Üstad’ın telefonu. Bu kez Akif’le Hasan’ı da haberdar etmemi istedi.
Lobi tenha. Üstad:
-Bana giran geldiniz, diyor. Geçen olayları kısaca özetliyor. Rapor 4’te
yazdıklarını ılımlı bir dille tekrar ediyor bir bakıma.
(…)
Üstad’ın söylediklerini, aradan 24 saat bile geçmediği halde hemen hemen hiç
hatırlamıyorum. Tek tek cümleler aklıma geliyor. Mesela,
-Yalnızım, dedi.
Ondan böyle bir şeyi ilk defa duydum. Korkuyor insan.
(…)
(Yaşamak)
***
OKTAY AKBAL’DAN

28 Aralık Çarşamba
Ocak’ın 29’unda tam on yıl olacak. Ziya Osman Saba’yı karlı bir havada Eyüp’te
toprağa vermiştik. Yıllar çabuk mu geçiyor belirli bir yaştan sonra? Çocuklukta
günler, haftalar bitmezdi bir türlü. Ama yolun yarısına gelmeyegör, her şey
kopuk bir film gibi akıveriyor… Ziya Osman’ı son görüşümde ince bir dosya
çıkarmıştı çekmeceden. “Nefes Almak” yazıyordu üzerinde. Yeni kitabıydı.
“Ölümümden sonra çıkacak,” demişti. “Haydi haydi,” demiştim, “Okurları o kadar
bekletmeye hakkın var mı?” Gülümsemişti. Birkaç hafta sonrasını mı düşünerek.
Ben düşünememiştim o günden ötesini. Canlı bir insanın, hele bir dostun, bir
sevilenin yok olabileceğini düşleyemiyoruz.
On yıl geçip gitmiş bile. Şiirlerini karıştırıyorum. Bilmeyen, Ziya Osman’ı
yaşamı süresince ölümü özleyerek bekleyen biri sanır. Hep ölüm, hep ölüm
düşünceleri. O ölümü değil, dünyada bulunamayacak bir çeşit “yaşam”ı özlüyordu.
(Anılarda Görmek)
***
HİLMİ YAVUZ’DAN

Sabah, 24 Mayıs
Bu kaldırımüstü açık hava kahvesini seviyorum. Sabahları güneş almıyor ve rüzgâr
duyumsanabiliyor. İlkyaz sabahları bu kentte, bir ağaç hışırtısıyla, işte
buradayım, bu kahvede çayımı içmeye hazırlanıyorken, birden, bir kokuyla,
belirsiz, geliveriyor. Kağşamış gövdemi üşütmemeye çalışarak ve onunla, o yaşlı,
atık gövdeyle, genç ilkyaz arasındaki karşıtlığı bilincimde kavrayarak;
bilincimin, işte bir ince dilim limon koyup, gövdeyle ilkyazın bileşimi olduğunu
düşünerek, içiyorum çayımı.
Eskiden, çok eskiden bir öykü yazmıştım. Malte gibi söyleyeyim: Ah, öyküler
yazardım ben, genç kızların mavi kurdelelerinden söz açan, düz pabuçlu ve ince
beyaz pardösüleri olan ve yağmurlardan; o öykülerden birinde, akşamları sokağa
çıktığımda yüzüme menekşelerin atıldığını yazmıştım; -ve ‘ah, cumartesiler
başkadır, sokaklar başkadır’ diye yazmıştım. Şimdi burada, bu zarif kaldırımüstü
kahvesinde, İstanbul’da, ondan asla kopamadığım için beni izlemeyen bu kentte,
(şimdi neler çağrıştırıyor, bu kent, ‘polis seni izliyor’lardan, polis
izliyor’a) bu cumartesi sabahı, limonlu çayımı bitirmek üzereyken ve nedense bir
çay daha isteyerek, gündelik yaşamımı inceltiyorum sanki.
(…)
(Geçmiş Yaz Defterleri)
***
CEMİL MERİÇ’TEN

26.2.1963
Ağaç her gün meyve vermez. Konuşmayan ağaçlar da vardır. Ne dallarında çiçekler
gülümser baharları, ne çiçeklerinde arılar dolaşır. Konuşmayan ağaçlar da var…
Zindanda söylenen şarkıyı kim dinler? Zindanda söylenen şarkı ölüm kokar, zincir
kokar, küf kokar. Ölüm açacak kapısını bir sabah o zindanın, ardına kadar.
Kuşlar gibi geçiyor günler önünden, cıvıldamıyorlar. Günler tren, günler mavi
ufuklarda eriyen birer ümit. Kanatlarından yakalayamıyorsun kuşları. Tren sessiz
gidiyor rüya ülkelerine.
(Jurnal - Cilt 1)
***
TOMRİS UYAR’DAN

26 Aralık 1975
Öykü kitabım çıkmış. Cağaloğlu’na inip alacağım birkaç tane.
Hava yağmurlu, pis.
Köprünün tam ortasındayken yaygın, büyük bir kızıllık aldı gözümü. Şoför de
şaşırdı. Birilerine sorduk, Gürün Han’da yangın çıkmış. Öteki hanlara da
sıçramış.
Halk öyle alışık ki böyle olaylara, kılı bile kıpırdamıyor. Sıkışan trafiği
yarıp güvercinlere yem atanlar var, kimse başını çevirip yangına bakmıyor. Oysa
gök ürkütücü, kara dumanlarla kaplı.
İlk kitabımı basacak biri çıktığında bayağı sevinmiştim. Çünkü büyük çoğunluğun
çarçabuk benimseyeceği bir iş yaptığımı sanmıyorum, bunu anlamam epey vakit
aldı; ama artık kimlere seslendiğimi biliyorum. Bana dar, küçük gelen hiçbir
şeyi kullanamayacağımı da.
Üç-beş kitap alıp eve döndüm. Kapağı elledim, sevdim. Bütün nesneleri,
varlıkları ancak dokunarak tanıyabiliyorum. Bir kadının saçlarının parlaklığını,
inceliğini, bir erkeğin omuzlarını ancak değince anlayabiliyorum. Kitabım da
artık benim sayılamayacağına göre, onu da dokunarak kavramaya çalıştım.
(Gündökümü)
***

ATAÇ’TAN

17 Nisan Cuma, 1953
Baktım çocuklar uçurtma uçuruyor. Her yıl, ilkyaz aylarında, uçurtmayı gördüm
mü, bir üzünç duyarım içimde, ağlamaklı olurum. Ben uçurtma uçurmadım ki!
Çocukluğumda pek isterdim, o renk renk kâğıtlardan yapılmış uçurtmaların
havalanmasına içimi çekerek bakardım. Annem bırakmazdı beni uçurtma uçurmama.
Günah mıymış neymiş, öyle bir şey uydurmuştu.
(…)
Çocukluğum olmadı benim. Çocukluğu olmayanın gençliği de olmaz. Bir şey
söyleyeyim mi ben size? İhtiyarlığı da olmuyor böylesinin. Hani güzel bir
ihtiyarlık vardır, insan çocukluğunda yaptıklarını, gençliğinde yaptıklarını
hatırlar, anlatır da gözlerinin içi parlar, ben kendimde değil, başkalarında
gördüm onu. Çocukluğu, gençliği olmamış kişinin yaşlılığında da bir tatsızlık
var, yalnız ölümü düşünüyor, ölümden korkuyor, işte o kadar.
(Günce: 1)
***
NECİP FAZIL’DAN

Cuma, 9 Ocak
Bugün hava yağmurlu ve puslu… Saat 2’ye 5 var… Bu âna kadar defterimi açamadım.
Halim bir tuhaf…
Bugün anladım ki, beni delikten çağırdıkları, meydancı gelip “Bir isteğin var
mı?” diye sorduğu, berberin tıraşa geldiği, hasılı insanlarla temas ettiğim an,
üstüme acayip bir uyuşukluk, sinsi bir donukluk, anlatılmaz bir garipseme hissi
çöküyor. Hayret! Bir aylık yalnızlığın tesirine bakın! Hayırdır inşallah; nereye
gidiyorum?
Perşembe, 15 Ocak
Şiir kitabımı bitirdim; ve güya rahat bir nefes aldım. Hava suratlı…
Saat üç buçuk… Gaz sobam trampet çalıyor. Yevmiyemin 40’ıncı gününe rastlayacak
olan 20 Ocak Salı gününün iple çekiyorum.
Cuma, 16 Ocak
Allah… Başka tek kelime söyleyemeyecek haldeyim.
(Kırk Günlük Hapishane Yevmiyesi-Cinnet Mustatili)
Sayı: 19


Ekleyen:Enes YALÇIN
Kaynak:(Alıntıdır)
Aradığınız Dokümanı Bulamadıysanız, Farklı Araştırmalar Yapmak İstiyorsanız Site İçi Arama Yapabilirsiniz!

Ödev ve Araştırmalarınız için www.arsivbelge.com Sitesinde Kaynak Arayın:


Ödev ve Araştırmalarınız için Arama Yapın:
     Benzer Dokümanları İnceleyin
Günlük Ders Planı Örneği(13850)

Günlük nedir - Özellikleri nelerdir?(9833)

Görsel Sanatlar 7. Sınıf Günlük Plan(6166)

5. ve 6. Sınıflar için Günlük Planlar ve Çalışma Yaprakları(3757)

Günlük Yazı Türü Hakkında(2632)

          Tanıtım Yazıları
      
Türkçe İtalyanca ve Almanca Cümle Çevirisi İçin Birimçevir Sitesi

Esenyurt, Beylikdüzü ve Kartal Bölgelerinde Satılık Daire İlanları

Belge Çevirisi

Siz de Tanıtım Yazısı Yayınlamak İçin Tıklayın

Diğer Dökümanlarımızı görmek için: www.arsivbelge.com tıklayın.          

Siz de Yorum Yapmak İstiyorsanız Sayfanın Altındaki Formu Kullanarak Yorum Yazabilirsiniz!

Yorum Yaz          
Öncelikle Yandaki İşlemin Sonucunu Yazın: İşlemin Sonucunu Kutucuğa Yazınız!
Ad Soyad:
          
Yorumunuz site yönetimi tarafından onaylandıktan sonra yayınlanacaktır!