Araştırma ve ödevleriniz için her türlü kaynağı ve dokümanı En Geniş Araştırma ve Ödev Sitesi: www.arsivbelge.com ile bulabilir ve İsterseniz siz de kendi belge ve çalışmalarınızı gönderebilirsiniz!
Her türlü ödev ve dokümanı
www.arsivbelge.com ile kolayca bulabilirsiniz!


Araştırmalarınız için Arama Yapın:



Super Oyunlar Oyna

  
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Özellikleri

                    

www.arsivbelge.com
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Özellikleri dokümanıyla ilgili bilgi için yazıyı inceleyebilirsiniz. Binlerce kaynak ve araştırmanın yer aldığı www.arsivbelge.com sitemizden ücretsiz yararlanabilirsiniz.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Özellikleri başlıklı doküman hakkında bilgi yazının devamında...
Ödev ve Araştırmalarınız için binlerce dokümanı www.arsivbelge.com sitesinde kolayca bulabilirsiniz.

Türk Devletinin Özellikleri

1)Teokrasi :Hz. Peygamber ve onu izleyen dört büyük halifenin uygulamaları esas alınacak olursa, İslam devletinde "din - devlet işi" ayrımının yapılmadığı görülecektir. İslamiyet de din ve devlet işlerinin otoriteye bağlı olarak birlikte yürütülmesi "tevhid" ilkesine bağlanmaktadır. Devlet ve din işlerinde, Allah'ın kitabında belirttiği emir ve yasaklara uyulması halinde Allah'ın iradesi, dolayısı ile "tevhid" gerçekleşecektirİslam devleti din ve devlet işlerini aynı organizasyon içinde toplarken, Batıda Hristiyanlık siyasi sistemin tamamen dışında örgütlenmiştir. Batı siyasi tarihinde kilise ile devlet arasında siyasi otoriteyi ele geçirebilmek için mücadele olmuş kilisenin siyasi hayatı denetimde tuttuğu dönemlerde "teokratik devlet" anlayışından söz edilmiştir.

Batı siyasi düşüncesinde "teokrasi" Tanrının egemenliği yada tanrı adına yürütülen egemenlik demektir. Teokratik devlette yöneticiler, tanrı tarafından görevlendirildiklerini, hatta onun yeryüzündeki gölgesi ve temsilcisi olduklarını söyleyerek otoritelerini güçlendirdiler. Teokratik devlette, yöneticilerin otoriteleri ilahi nitelikli ve sınırsızdır; Tanrıdan başka kimseye karşı sorumlulukları yoktur.(1)

İslamiyet öncesi Türk devletlerinde hakimiyet anlayışında "kut" mühim rol oynar. Kağan ünvanını yalnızca Tanrının göndermiş olduğu soy taşıyabilir. Han soyunun kutsal bir menşei vardır.(2) Kısacası Türklerde hükümranlığın karakteri "ilahi vazife" anlayışından dolayı "karizmatik" iktidar olarak kabul edilmiştir. Fakat oradaki şu mühim farklara dikkat edilmelidir : Karizmatik hakimiyete bağlı topluluklar umumiyetle dini cemiyetler olduğu halde ; Türk siyasi birlikleri dini vasıf taşımaz peygamberler veya veliler tarafından idare edilen Türk devleti yoktur. Ayrıca Türk hükümdarı insan-üstü varlık da sayılmamaktadır. Hem kendisi hem de halk onun normal bir insan olduğunun farkındadır.(3)

İslam devletinin teokratikliğine gelince : Eğer teokrasi ile Allah'ın peygamberleri aracılığı ile gönderdiği hükümlerin , Hz. Peygamberler ile ondan sonra gelen halife ve hükümdarlar tarafından devlet yönetimine uygulaması kastediliyorsa, bu anlamda İslam devletinin teokrasi olduğu söylenebilir. Yok eğer teokrasi ile, bir grup din adamının tartışılmaz egemenliği kastediliyorsa, İslamiyet de ruhban sınıfı bulunmadığından, İslam devletinin teokratik olduğu söylenemez. Halife, Papa ve Kardinaller gibi yanılmazlığı kabul edilen ilahi bir kişilik değildir. İslamiyet Allah' dan başka ilah ve ilahi kişilik kabul etmez.

Abbasilerin son yıllarında önce Büveyhiler, sonra da Selçuklular siyasi otoriteyi ele geçirerek, hilafet makamını bir kısım dini törenleri yerine getiren bir tür ruhbanlığa dönüştürdüler. Bu yeni durum ile dini otorite ile siyasi otorite birbirinden ayrılmakla kalmayıp, siyasi otoriteyi temsil eden hükümdar aynı zamanda dini iktidarı da kontrolüne almış oluyordu. Sultanlar hem dini hem de siyasi otoriteyi ellerinde toplayarak Müslümanların manevi kişilik olarak saygı duydukları halifeyi memur statüsüne düşürmüşlerdi.

(1) Şükrü Karatepe ; "Devlet Yönetimi", Osmanlı Dünyayı Nasıl Yönetti ; S.73-74
(2) Halil İnancık ; "Osmanlılarda Saltanat Veraseti Usulü ve Türk Hakimiyet Telakkisiyle İlgisi" ; S.B.5.D., S.74-75
(3) İbrahim Kafesoğlu ; Türk Milli Kültürü ; S.256
Osmanlı toplumunda egemen kitlenin dini olan İslamiyet'e devlet de bağlıdır. Gaza ideali çerçevesinde ilk kuruluş ve ilk örgütlenme döneminde çok etkili olan İslamiyet, hukuk sisteminin en önemli temellerinden birini oluşturmaktadır. Osmanlı hükümdarları, İslam hukukunu ülkelerinde uygulamak için titizlik gösterseler de müçtehid olmadıklarından günün ihtiyaçlarına göre İslam Hukuku'nu yorumlayamıyorlardı. Bu nedenle devlet işlerinin, en azından , en azından kamusal düzenleme ve faaliyetlerin şeriata uygunluğunu sormak üzere bir yüksek fetva makamı olarak şeyh-ül İslamlığı ihdas ettiler. Şeyh-ül İslamlar kural olarak, vezir-i azam tarafından atanır, ve görevden alınırdı. Böylece siyasi otorite, dini otoriteden daha üstün tutulmuştu. Ancak vezir-i azam' ın azlinde veya tatilinde şeyh-ül İslamın fetvası alınarak da durum eşitlenmeye çalışılmıştır.

Klasik Osmanlı siyasi-idare sisteminde, ilmiye örgütünün başında bulunan şeyh-ül İslam ve örgüte bağlı kadı, müftü ve müderresler devletin maaşlı memuru idiler. Batıdaki kilise örneğinde olduğu gibi, ilmiye sınıfı siyasi iktidarın karşısında devleti yönetmeye talip alternatif bir güç niteliği kazanamadı. Siyasi iktidar her zaman dini otoritenin üzerinde, onun statüsünü tayin eden ve gerektiğinde ondan yararlanan konumunu sonuna kadar korudu. Klasik Osmanlı siyasi düzeninde din adamlarının hiçbir şekilde siyasi otoriteye egemen olmaları söz konusu değildir. Osmanlı devletinde siyasi iktidarla dini otoriteler arasındaki bu ilişki, Batı toplumlarındakinden çok farklı olduğu için bunu "laiklik" yada "teokrasi" gibi batılı kavramlarla izah etmek güçtür.

Osmanlı siyasi rejimi sadece dini gruplara tolerans tanıdığı için "laik" sayılamaz. Kamu bürokrasisi içinde din hizmeti yürüten örgütlenmelere yer vermesine rağmen; devletten bağımsız, siyasi iktidarı denetimi altında tutam bir ruhban sınıfı olmadığı için de "teokratik devlet" olarak tanımlanamaz. Fakat mutlaka batılı bir kavramla ifade edilmesi gerekiyorsa, din-devlet ilişkisi esas alınarak Osmanlı devletinin bir "yarı-teokrasi" olduğunu söyleyebiliriz."(4)

2) Sosyallik :

Hiçbir zaman bir kişinin, ailenin veya bir zümrenin olmayan Türk devleti sosyla bir niteliğe sahiptir. Eski Türk devletlerinde hakan tarafından verilen "şölen" ziyafetlerine herkes katılırdı. Her yıl borçluların borçları ödenir, çıplaklar giydirilir, bey malları yağma edilirdi ki ülkede ne çok fakir ne de çok zengin bir tabaka oluşmazdı. İslam devletlerinde de sosyal dayanışma esastır. İslamiyet çalışmayı, helal kazanmayı, kazancı paylaşmayı, zekât ve sadaka vermeyi emreder. Kimseyi kimseye üstün tutmaz. Bu ilkeler Türk devletlerinin sosyallik özelliğine daha da kristalize etmiştir.

Devrin imkanlarına göre ülke tüm halkın kullanıp faydalanacağı yollar, köprüler, hanlar, hamamlar, kervansaraylar, vakıflar ile imar edilmiştir. Hükümdarlar her daim kendi tebalarını ve mazlum durumdaki tüm insanların haklarını korumuşlardır.(5) Toplumun her kesimi iyi organize olmuştur. Cemaatleşme fikri günlük yaşamda halk arasında var olduğu gibi iş hayatında da sıkı kaidelere bağlı "loncalar" bulunmaktaydı. Toprağın büyük çoğunluğunun mülkiyetinde ve memur-askerlerin denetiminde bulunması köylülerin sömürülmesini engellemiştir.

(4) Şükrü Karatepe ; a.g.e., S.77-86
(5) Niyazi ; a.g.e., S.196-200
Mustafa Kemal de gerek ulusal Kurtuluş savaşı sırasında gerekse devrim sonrasında ülkede aristokratik, ayrıcalıklı bir sınıf oluşmaması için "halkçılık" fikrini benimsemiş ve uygulamıştır.(6)

3) Adalet :

Türk devletlerinin ilk dönemlerden itibaren hükümdarlara yüklediği en önemli görevlerden biri iyi yasalar koymak, bu yasaları adaletle uygulamaktır. Çünkü toplum refahı adil bir düzen ile sağlanır. Türk toplumu da bu düzen için elverişlidir ; zira sınıf veya kast esasına dayanmaz. Adalet kavramı eşitliği özünde taşır. Sanık veya davacının sultan veya aciz bir kişi olması sonucu değiştirmez. Osmanlı padişahları, kendilerinin ilahi adalet ve düzenin temsilcileri olduklarını bilirlerdi. Bu nedenle adalet konusunda çok hassas davranırlardı.(7)

4) Liyakat :

Türklerde eski dönemlerden itibaren devlet hayatında liyakat önemli bir kavramdır.Tahta çıkacak kağan'ın bilge, akıllı, cesur, kahraman ve yüksek ahlâki değerlere sahip bir kişi olması gerekir. Hükümdar Kut'a sahip olmakla beraber, onun icabına göre hareket etmeli, liyakat göstermesi gereklidir. İslamiyet' de doğuştan kimseye sıfat, unvan, imtiyaz, istisnai bir şeref hakkı verilmez, toplumda ancak hizmet ve liyakatle mevki, sıfat elde edilir. Türk İslam devletlerinde, yüksek kademelere genellikle medrese çıkışlı değişik mevkilerde liyakat' ını ispat etmiş elemanlar getirilirdi. Osmanlıda da liyakatını ispat eden herkes, mevki, menşei ne olursa olsun, paşalığa, vezirliğe hatta sadrazamlığa yükselebilirdi.(8) Tarihte kurulmuş Türk devletlerinin burada izah ettiğimiz başlıkların yanında "hukukun üstünlüğü" gelenek, sınıfsızlık" gibi özellikleri de vardır.
BUGÜNKÜ TÜRK DEVLETİNİN SİSTEMİ

1) Demokrasi :

Türkiye de demokrasiye ilk geçiş aşaması, padişahın otoritesini kısıtlaması bakımından Sened-i ittifak sayılabilir. 1839 Tanzimat Fermanı, kişi hak ve özgürlüklerini güvence altına almıştır. 1856'da yayımlanan ıslahat fermanı ile de tüm Osmanlı uyruklarının devlet memuru olabilmesi kabul edildi. 1908'de II. Meşrutiyet ile meclis yeniden toplandı. Bütün bu aşamalar monarşik yapıyı zayıflatmış, meşruti yönetimi sağlamıştı. Mustafa Kemal, 1923 Ekiminde Türkiye Cumhuriyetini ilan ettikten sonra, 1924 Anayasası'nda meclisin üstünlüğü ilkesi yinelendi. Ancak kişi hak ve özgürlüklerinin meclise karşı korunması, henüz söz konusu değildi. 1945'e kadar süren dönemde bir-iki girişim dışında tek parti düzeninde demokrasi gelişemedi. İkinci dünya savaşını kazanan batı demokrasileri yanında yer almak isteyen Türkiye Cumhuriyeti hükümeti, 1945'de çok partili sisteme geçileceğini açıkladı. 1946-50 döneminde demokrasiye geçiş hızlandı. 1950'de yapılan seçimler sonunda demokratik bir şekilde hükümet el değiştirdi. Ancak 27 mayıs 1960'da ordunun müdahalesi ile ara rejim başladı. 1961'de yeni anayasa hazırlandı. Temel hak ve özgürlüklere daha geniş yer verilmiştir. 1961'de yapılan seçimlerle de koalisyon hükümetleri

(6) Taner Timur ; Türk Devrimi ve Sonrası ; S.256-257
(7) Niyazi ; a.g.e., S.213-220
(8) Niyazi ; a.g.e., S.239-244
kuruldu ve 1961-1965 arası demokratik olarak ılımlı bir dönem oldu. Ancak 1965'den sonra siyasal gelişmeler yaşandı, öğrenci hareketleri ivme kazandı. 21 Mart 1971'de +++++lı kuvvetlerden hükümete muhtıra geldi. Hükümet istifa etti. Bu sıkıntılı günlerin ardından 12 Eylül 1980'de askeri müdahale gerçekleşti. Bütün yurtta sıkı yönetim ilan edildi. Bu siyasal gerginlik 1983 seçimlerine kadar sürdü. Seçimlerin ardından demokratikleşme süreci yeniden başladı.(1) Bugünün Türkiye'sinde yönetici xxx başka, halk da gerek eğitim gerek radyo-televizyon ve basılı yayın sayesinde özgürlüğe, hür düşünceye, demokratik bir siyasal yaşama karşı çok daha bilinçli yaklaşmaktadır. Bu yaklaşım ve gösterilen çabanın Türkiye deki demokratikleşme sürecinde önemli bir payı olacaktır.
Çağdaşlık :

Ulus egemenliğine dayanan laik bir cumhuriyet öngörüsü ile yola çıkan Mustafa Kemal, Osmanlı İmparatorluğunun dinsel ve geleneksel yönetim tarzının devleti zayıflattığını, üretmekten çok tükettiğini ve insanların atılım yapmasını engellediğini görerek, Batılıların vaktiyle gerçekleştirmiş oldukları zihinsel değişimin benimsenmesinin Türk ulusunu çağdaş uygarlık düzeyine taşıyacağını düşünmüştür. Türkiye Cumhuriyeti, batı toplumlarını örnek alarak ; batılılaşmayı, toplumsal dönüşümü gerçekleştirme hedefi olarak belirlemişledir. Batılılaşmak, Rönesans ve aydınlanma dönemlerinde "yeniden insana dönmek" fikri çerçevesinde oluşturulmuş olan batı zihniyetine sahip olmak anlamına gelmektedir. Bu zihniyet, ilerlemenin, gelişmenin ve yenileşmenin itici gücünü oluşturmaktadır.(2)

Türk kurtuluş hareketinin birinci amacı bağımsız ulusal Türk devletinin kurulması, bundan sonra gelen en önemli amaç ise çağdaşlaşmadır. Atatürkçülük de , bağımsız milli devleti, milli egemenliği, kişi özgürlüğünü, her çağda çağdaş olmayı amaçlar. Türk kurtuluş hareketinin çağdaşlaşma aşaması , ulusal egemenliğin gerçekleşmesini de sağlayan birçok atılımı kapsar. Bu hareket, bütünü ile bir Türk uyanışı ve yenilenmesidir. Türk devrimini oluşturan bağımsız ulusal devletin kurulması ve çağdaşlaşma diğer birçok ulusa örnek olmuş ve evrensel nitelik kazanmıştır.(3)

Laiklik :

"Dini inancın insanlar yalnızca vicdani bir sorun olarak ele alınması ve dinin hiçbir şekilde devlet işlerine karıştırılmaması" olarak kısaca tanımlanan laikliğin, biri "kişilerin inanç ve ibadetlerinde özgür olması" , diğeri de "din işleri ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması" olmak üzere iki temel özelliği bulunmaktadır. Tamamen Hristiyan batı kültürünün ürünü olan "laiklik" , kaynağını İncil deki "Sezar'ın hakkı Sezar!a, Tanrı'nın hakkı Tanrıya" hükmünden almaktadır.

(1) Büyük Larousse Sözlük ve Ansiklopedisi , "demokrasi" Md., S.3006-3008
(2) Kubilay Aysevener ; "Türkiye Cumhuriyeti'nin Felsefi Temelleri" ; Doğu-Batı ; S.109
(3) Suat İlhan ; Türk Çağdaşlaşması ; S.7-8
Hristiyanlık inancına göre ideal olan, devlet ile kilisenin birbirine müdahale etmemesidir. Ne var ki, Roma İmparatorluğunun yıkılmasından sonra ortaya çıkan otorite boşluğundan yararlanan kilise, ekonomik yönden güçlenerek devlet işlerine el atmış ve siyasi otoriteyi tamamen kontrolüne almıştır. Batı ülkelerinde Rönesans ve Reformdan sonra, kilisenin dünyevi iktidarının sınırlanmasına ve devlet üzerindeki baskılarının azalmasına bağlı olarak , kişilere daha geniş inanç ve ibadet özgürlükleri sağlanmış ve "laiklik" gerçekleşmiştir.(1)

Birinci Dünya savaşı ile bağımsızlığını yitiren ve nihayet Osmanlı devletinden sonra Anadolu'da başlayan direniş hareketi ve İstiklal Savaşının hemen arkasından Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu. Bu yeni devlet, batılılaşma yönünde kesin bir tercih yaptı Osmanlı İmparatorluğunda uzun asırlar boyu siyasal, toplumsal ve kültürel alanlarda hakimiyetini sürdüren İslam'ı, bu sektörlerin dışına çıkararak, Fransız usülu laik bir düzeni amaçladı. Geleneksel İslam-i kimliğine hala sadık kalan halkın büyük çoğunluğunun zoraki kabullendiği, dolayısıyla soğuk baktığı bu yeni kimlik, Ordu ve basın başta olmak üzere, bürokratik, akademik, ekonomik, siyasal ve entelektüel çevrelerden oluşan elit kesim tarafından hararetle benimsendi.

İslam'dan laik milliyetçi kimliğe dönüşümü belirleyen İnkılâplar adım adım ama oldukça kısa sürede yürürlülüğe konuldu. Saltanat ve hilafet 1922 ve 1924'de iki sene arayla kaldırıldı. İlk Teşkilat-ı Esasiye kanununda devletin resmi dini olarak kayda geçen İslam daha sonra bu kayıttan çıkarılarak resmiyetten düşürüldü. Tevhid-i tedrisat kanunu ile medreseler kapatılarak İslam, geleneksel eğitim kurumlarından yoksun bırakıldı. İslam'ın yüzlerce yıllık gelir kaynağı olan vakıflar, siyasal iktidarın kontrolüne alınarak, toplumsal alanda kurumlaşmanın önüne geçilmiştir. 1924'de Diyanet İşleri Bakanlığının temelleri kurularak ; İslam, devletin kontrol ve takibine alındı. 1925 yılında da tekke ve zaviyeler kapatıldı.

Böylece, tarihte hiçbir İslam devletinde olmadığı kadar İslam'ı bir ideoloji haline getirmiş, başka bir ifadeyle İslam ile adeta özdeşleşmiş Osmanlı devleti, Anadolu topraklarına çekilerek, İslam'ın yerine, milliyetçi radikal bir laisizm temelinde batılılaşma tutkusunu hayatını olmazsa olmaz ideolojisi yapmış milli bir devlet olan Türkiye Cumhuriyeti'ne dönüşmüş oluyordu.(2)

Genelde Cumhuriyet dönemi Türk bilim ve düşüncesi özelde Türk tarihçiliği, "İslam problemini" genellikle İmparatorluktan milli devlete geçişte ideolojik değişimin yarattığı sarsıntının bulaşıklarından arınmış ciddi bir yaklaşımla ele alıp incelemediği gibi , bunun için bir alt yapıda hazırlamadı. Büyük çoğunluğuyla Müslüman kimliğini taşıyan ve taşıyacak olan Türkiye de bu konuya olan ilgisizliğin yol açtığı bilgisizlik siyasi hayatta olduğu kadar, bilimsel ve entelektüel hayatta da büyük boşluklar ve gerginlikler yaratmıştır.(3)

(1) Karatepe ; a.g.e., S.75-76
(2) A.Yaşar Ocak ; Türkle Türkiye ve İslam ; S.107-108
(3) a.g.e., S.24
1979 İran İslam ihtilâli, Türkiye'de bütün dikkatlerin yeniden İslam'a çevrilmesine sebep oldu. Bu yoğunlaşma iki farklı sonuç ortaya çıkardı : Bir tarafta Batıdaki oryantalist yayınlara dayanarak, İslam'ın kendi kaynaklarından çok yozlaşmış ve gelenekselleşmiş halk İslam'ını gözlemleyerek İslam aleyhtarlığı yapan bir aydın kesim oluştu. Diğer tarafta İslam'ı yeniden anlayıp keşfetmeye ve bu yolla kendi kimliğini ortaya koymaya çalışan Müslüman aydın kesim ortaya çıktı. Bu dönemden önce, 1950'lere kadar olan devre basının da yardımıyla, her alanda İslam-i düşüncenin ve yaşantının devletin sıkı takip ve hatta zaman zaman müdahalesine maruz kalmasıyla karakterize edilebilir.

1960 yıllarda yabancı okullarda okumuş, üniversite eğitimi almış entelektüel kesime Marksist aydınlar da katılarak İslam'a karşı mücadele etmeye başladılar. Nihayet 1980'li yıllara gelindiğinde de "İslam-i rejim" kavramı ön plana çıkarak bütün dünyada merak uyandırdı. Bu siyasal boyut yalnız Türkiye'de değil, bütün İslam ülkelerinde öne çıkmış ve İslamcı aydınlar içinde, bu konularla uğraşan batılı araştırmacıların literatüründe ortak bir terim olan "fundamentalist" yahut, "radikal İslamcı" terimiyle nitelendirilen yeni bir grup oluşmuştur.

Ancak , "İslam-i rejim" gibi tarihte ve bugün birbirinden çok farklı nitelikler gösteren izafi ve kaypak, son derece teorik bir meselenin bu suretle ağırlıklı olarak gündeme sokulması öncelikli olarak üzerinde durulması gereken, İslam'ın sosyal, bilimsel, fikri ve kültürel muhtevasıyla alakalı devasa meselelerin geri plana itilmesi gibi büyük bir yanlışın kapısını açtı."(4)

Sonuçta bugünün Türkiye'si, ardan geçen 75 yıla rağmen, Doğulu ve İslamcı kimliğinden kurtulup Batılı bir kimlik kazanmış, gelişmiş bir ülke olmadığı gibi, tam anlamıyla Doğulu bir ülke olarak da kalmamıştır. Türkiye'de toplum açıktan açığa ve giderek sanki keskinleşen bir çizgiyle laikler- Müslümanlar veya Atatürkçüler - Şeriatçılar diye ikiye bölünmüş görüntüsünü vermektedir. Birinci kesimin sosyal tabanını merkezdeki yönetici elit ve İslamsız Batılılaşmacı ideolojisini paylaşan entellektüeller, ikinci kesimin sosyal tabanını ise periferdeki muhafazakar ve aynı zamanda çağdaşlaşmaya ama İslam ile çağdaşlaşmaya talip büyük halk çoğunluğu teşkil etmektedir. Türkiye, tarihinin çok önemli bir dönüm ve dönüşüm noktasında bulunmaktadır. Sınıfsız, imtiyazsız kaynaşmış bir kitlenin yaşaması hedeflenen Türkiye'de bu ikiye bölünmüşlük, çağdaşlaşma yolundaki en büyük handikap olarak önünde durmaktadır.(5)

Yetmiş beş yıllık Cumhuriyet tarihinde, Kemalist elit, siyasal iktidarın elinden gitmesini hiçbir zaman boyun eğerek karşılamamıştır. Bu yüzdendir ki, Türkiye'de sağ partilerin iktidarda olduğu zamanlarda, gerek dolaylı yollardan ordu adına "rahatsızlık" sinyallerinin verilmesi, gerekse medyanın seri halde "irtica" kampanyaları başlatması bir türlü ele geçirilemeyen iktidarı yeniden kazanma savaşıdır. İslam, Cumhuriyet ile birlikte onu besleyen kurum ve değerlerin ortadan kaldırılması ile , yerinin daha çok hurafeci bir nitelik arz eden , rafine bir üsluptan yoksun "popüler İslam'a" bırakmıştır. Bugünün Türkiye'sinde gerek taşra kasabalarında gerek büyük şehirlerin kenar mahallerinde yaşayan bir kesim, bu popüler İslam'ı, yönetici elitin Batıcı laik kimliğine bir muhalefet olarak ortaya çıkarmıştır. Bununla beraber bu popüler İslam çevrelerinden gelerek İstanbul ve Anadolu da ki büyük şehirlere yerleşen ikinci - üçüncü nesil; siyasetten ekonomiye, bürokrasiden yüksek eğitim sektörüne kadar kamusal alana katılarak

(4) a.g.e ; S.92-96
(5) a.g.e ; S.105

Türkiye'nin geleceğinde söz sahibi olmaya başlamıştır Laik elit tarafından "irtica" olarak algılanan bu doğal sosyolojik gelişme, Batılılaşma projesinde devre dışı bırakılan İslam'ın kamusal alanda boş bıraktığı yerlerin, tekrar doldurulmaya çalışılmasından başka bir şey olmadığı gözlemlenir.

Bugünün Türkiye'sinde İslam etrafında medya tarafından köpürtülen hararetli tartışmalar, siyaset sektörü başta olmak üzere, bürokrasi, ekonomi, adalet, eğitim ve basın sektöründen oluşan elit kesimlerin zihnindeki, Türkiye'nin geleceğine yönelik modernleşme programlarında İslam'ın hala bir yeri olmadığı izlenimini uyandırıyor. Başka bir deyişle, bu programda İslam "hesabın dışında" görünmektedir. Ancak bu programda medeni ve fikri gücünü kaybetmiş, yozlaşmış popüler İslam'ı , bertaraf etmek için İslam'ı büsbütün ihmale ve dışlamaya yönelik politika, yetmiş şu kadar yıldır süren ve taraflar orta yerinde uzlaşıncaya kadar sürecek bir ideolojik mücadelenin kapısını açmıştır. Bu mücadele sonunda da gerçekten demokratik bir Türkiye'yi görmemek için bir sebep yoktur.(6)

(6) a.g.e ; S.111-117
İSLAMİYET ÖNCESİ

Milli kültürün tespit ve izahında coğrafi çevre başta olmak üzere, eski Türk topluluğunun "insan unsuru" bakımından özelliklerini ve sosyal yapısında müsahade edilen hususiliğini hareket noktası yapmak gerekmektedir.(1) Türklerin aslen göçebe bir kavim olduğu xxxx ilim dünyasında yaygındır. Halbuki göçebeliğin ekonomik faaliyeti dışında, sosyal muhtevası henüz iyi bilinmeyen bir cemiyet tipi olduğu gözden kaçırılmakta Türk milleti hakkında hüküm verilirken de yalnız ekonomik görüntüler tesirinde kalınarak hareket edilmektedir.

Batılı bir kısım araştırıcılar Türklere yakıştırdıkları göçebeliğin medeni kabiliyetsizlik yönünden doğrudan doğruya fıtri karakter olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmişlerdir. Halbuki herhangi bir hayat tarzının teşekkülünde, yaşanan bölge imkanlarının yön verici faktör olduğunu kabul etmek için fazla mantık zorlamasına gerek yoktur.

Bozkırın kültürü 100 binlerce hayvan ve geçiş otlakları göz önünde tutmak zarureti yüzünden daha başlangıçta "yaygınlık" vasfına bürünmüştür. O. Menghin'e göre "Türk kültürünün dünya tarihine iki büyük tesiri vardır. Bunlardan biri hayvan besiciliği suretiyle ekonomik öteki yüksek teşkilatçılık yönü ile soysaldır.(2) Bozkır sahasındaki dini inançların Şamanlığa bağlanması adet haline gelmiştir. Dinden ziyade bir sihir karakteri ortaya koyan esasen bir bozkır-Türk inanç sistemi olmayan Şamanlığın tarihi Türk topluluklarındaki Tanrı inançları ile ilgisi yoktur. Eski Türkler tabiatta bir takım gizli kuvvetlerin varlığına inanıyorlardı. Ölüm halinde yas törenleri yapılır, ölünün bulunduğu çadırın etrafında süratli atlarla dolaşılır, saçlar kesilir, yüz, kulak bıçakla kesilerek kan akıtılırdı. Ölenin atları kurban edilir, ayrıca yemek verilirdi.(3)



(1) Kafesoğlu ; a.g.e ; S.31
(2) a.g.e ; S.322
(3) a.g.e ; S.303
Gök-tanrı ve atalara da kurban olarak hayvan kesilirdi. En makbul kurban olarak at iskeletine bozkır Türk kavimlerine ait mezarlarda rastlanır. Bozkır Türk topluluğunun asıl dini Gök tanrı idi. Kitabelere göre tanrı, kainatın ilk sebebidir, yani yaratıcıdır.

Kitabelerde Tanrı bazen "Türk Tengrisi" şekliyle o çağlarda milli bir tanrı olarak görülmektedir. Türkler Müslüman olduktan sonrada uzun yıllar Allah anlamında Tengri kelimesini kullanmışlardır. Şamanizm'in ayin törenlerini yapan ruhlarla fani insanlar arasında aracılık eden adama genellikle "Kam" denilmektedir. XI. yy'da Kamaların Müslümanlar arasında unutulmadığı görülmektedir.(4) Müslim- gayri Müslim bütün Türkler dünya hayatının geçicici ve aldatıca olduğuna inanıyorlardı. Türkler misafir ağırlamaya eski dönemlerde de büyük önem vermekteydiler. Bunu uğurlu saydıkları görülmekte "hali perişan, gönlü kırık, bir misafir geldiğinde hazır olan yemeği önüne getir geciktirme" görülüyordu şiir ilk atasözü ile toplum düşüncesi konuğa büyük önem vermektedir. Türklerin konuk ağırlamayı çok eskiden beri milli bir ödev olarak devam ettirdikleri görülür.(5)

Uygurlar zamanında büyük kültür değişikliğine yol açan maniheizm Türkler arasına girmiştir. Uygurlar yerleşik kültüre geçmişler ve en temsilcilerinden olmayı başarmışlardır. Bozkır Türk giyim eşyasının başlıca malzemesi koyun, kuzu, sığır, tilki ve az miktarda ayı derisi, koyun, keçi, deve yünü idi. Türk kültürünün diğer kültür konularında olduğu gibi, giyim kuşam konusunda da bir devamlılık gösterdiği, Türklerin Orta Asya medeniyet dairesinden İslam medeniyet dairesine girmelerinden en az ölçüde etkilendiği görülmektedir.(6) Türkler İslamiyet den öncede doğayı seven, kadına saygı gösteren, yiğit davranan, Gök tanrıya saygılı bir ulustur. Savaşçı oldukları için çeşitli uluslar ile kültürel bağlar kurmayı bilmişler ve çeşitli uygarlıklardan yararlanmışlardır. Düşünceleri ile birçok ulusu etkilemişlerdir.(7)

İSLAMİYET SONRASI

Türkler Müslüman olduktan sonra eski geleneklerinden bir çoğunu devam ettirmekle birlikte artık yeni bir hayata geçmiş bulunuyorlardı. Bu yeniliğin başlıca iki kaynağı vardı. Birincisi yeni bir inanç sistemini benimsemişlerdi. Bu inanç sistemi insanın sadece Tanrı ile aynı zamanda diğer insanlarla olan münasebetini de düzenliyordu. İkincisi Türkler Müslüman olarak yeni bir medeniyet dairesi içine girmişler ve bu daireye dahil olan başka bir takım milletlerle kültür ve medeniyet alışverişi yapmaya başlamışardı.(8) Türkler İslamiyet'i kabul ettikleri yüzyılda bu uygarlık en parlak çağını yaşıyordu. Batı uygarlığı ile aynı seviyede idi. Her iki uygarlık kültür alışverişi sureti ile birbirlerini etkiliyorlardı. Ancak yüzyıllar ilerledikçe İslam uygarlığının gerilemesine karşılık Batı uygarlığı ilerlemeye başladı. Avrupa'da ortaçağ sonlarında bilim ve felsefe ile din bağdaşabiliyordu. Bunun sonucunda birçok bilim adamı yetiştirmiştir. Asıl uzlaşmanın din ile felsefe arasında olması gerekiyordu. Avrupa uygarlığı bu atılımı yapmayı başardı. İslam uygarlığını geride bıraktı.(9)


(4) Reşat Genç ; Kaşgarlı Mahmud 'a göre XI. yy'da Türk Dünyası, S.125
(5) a.g.e ; S.119
(6) a.g.e ; S.175
(7) İbrahim Agah Çubukçu ; Türk İslam Kültürü Üzerine Araştırmalar ve Görüşleri S.135
(8) Güngör, a.g.e ; S.159
(9) Aydın Taneri ; Türk Devlet Geleneği ; S.217

Türk devletinde bilime karşı olumsuz bir tavır takınılmıyordu. Bilim adamları bilimsel çalışmalara teşvik ediliyordu, medreseler açılıyordu, iki medeniyet arasında metod farkı vardı. Bu fark Doğunun aleyhine işliyordu. İslam dünyasında akli bilimler ve nakli bilimler hesabı yapılmıştır. Müslüman Türk siyasi kuruluşları artık sosyal durum iktisadi hayatı, askeri ve idari yönlerde olduğu gibi dil, edebiyat, sanat itibariyle de yeni kültür şartlarının gereklerine uymuşlar, farklı bir kültürün kadim Türk kültürüne aşılanması ile farklı bir hüviyete bürünmeye başlamışlardır.(10)

Terkibin bir kanadını teşkil eden Türk kültürü bütün zindeliği ile devam ediyordu. Hükümdarlık anlayış, devletin askeri karakteri, din hayatında tolerans, düşünce sistemindeki ayrılık, toprak sisteminin değişik oluşu, bazı sosyal haklar bunlardan bazılarıdır. Türkler İslamiyet' den sonra, sanat dünyasına bazı yenilikler getirmişlerdir. Bu yeniliklerin başlıcaları medrese mimarisi, camii mimarisi, minare mimarisi, çinicilik bunların başlıcalarıdır. Türk minyatür sanatı ve yazı sanatı İslamiyet' den sonra daha da gelişmiştir. Halı ve Kilim motifleri, yüzlerce yıldan beri devam etmektedir. Türk kültüründe aynı zamanda derin bir mizah anlayışı vardır. Türk kültürü mizah yönü güçlü bir kültürdür.

Türkiye'de halen askere gidenler törenle gönderilmektedir. Bu durum asker millet olma geleneğinin devam ettiğini gösterir. Kültürümüzde yer alan yiğit; delikanlı, mert, cesur, mazlumun yanında, zalimin karşısında olan kişidir. Bunun adı Erzurum'da dadaş, Elazığ'da gakkoş, Ege'de efe'dir. Geçmişten beri bu böyle devam edip gelmektedir.(11) İslam kültürü çevresinde Türkler daha ziyade şii eğilimli İranlılarla kurmalarına rağmen büyük çoğunlukla suni idiler. İran-i geleneklerle ilgisi az olan sunilik aynı zamanda Türk düşüncesine uygun düşmektedir. İslam felsefesinin, biri eski yunan felsefesine, diğeri sufiliğe dayalı olarak iki yanlı bir gelişme takip ettiği ve her iki cephesinde de Türk düşüncesi ile ilgili bulunduğu görülmektedir. Sufiliğin asıl belirli görüşler etrafında merkezleşerek teşkilatlanması daha ziyade dini ve fikri tolerans çağı olan Türk,İslam idaresi devrinde vuku bulmuştur.(12)

Kültür tarihimize baktığımız zaman öykü, roman, şiir, resim ve mimari üzerinde çok durulduğu halde Türk felsefesi hakkında çok bilgi verilmediği görülür. İslam felsefesini geniş ölçüde Araplara ve İranlılara mal etmektedirler. Oysa ki Türk ulusunun İslam felsefesine hizmeti onlardan daha çoktur. Birun-i, Farab-i, İbn-i Sina, Maturid-i, Ahmet Yesevi, Mevlana gibi büyük düşünürlerin Türk felsefesini dile getirdikleri bir gerçektir. Türklerin İslamdan öncede inançları ve felsefeleri vardı. Anadolu'da 13. yy' da putperest Moğolların etkisi yanında Hristiyanlar da vardı. Çeşitli İslam mezhep ve tarikatları da faaliyet halinde idi. Böyle bir ortamda Ahi Evram Türkleri sanat ve meslek açısından örgütlendi. Hacı Bektaşi veli insan sevgisi, hoş görü ve Türk törelerine dayalı bir öğretinin temelini attı. Mevlana dünyanın bir düş gibi olduğunu, varlığın Tanrı'nın gölgesi sayılacağını anlattı. İnsanı Tanrı'nın sevgisine yaraşır hayvandan farklı özünü varlığından ayıran onurlu bir varlık olarak tanıdı. Ölümü yeni bir hayatın başlangıcı ve dünya köprüsünden geçiş olarak nitelendirdi. Bütün bu düşünürler görüşleriyle çeşitli topluluklar ve inançlar arasında yakınlaşmayı sağladılar. Varlık anlayışında insanın değerinde, ahlaki ilkelerde Türk felsefesini İslami kavramlarla anlattılar. Bütün bunları yazarken zorlama değil tatlı sözler kullanmayı bildiler.(13)

(10) Kafesoğlu ; Türk İslam Sentezi, S.167
(11) Abdullah Dikici ; "Geleneklerin Toplum'daki Yeri ve Önemi", Fırat Üni. Sos. Bil. Dergisi, C.11, S.257
(12) Kafesoğlu ; Türk Milli Kültürü, S.385
(13) Çubulçu ; a.g.e., S.197
Türkler kendi kültürlerinden aldıkları dinamizm ile tasavvufun etkisiyle Anadolu'da hizmet etmişlerdir. Bir çok yerlerin fütuhatına tasavvufçular yardım etmişlerdir. Türk felsefesi gelişimini 1547 yılına kadar sürdürdü. Bu tarihten sonra felsefenin karı görüşler nedeni ile medreselerden yasaklandığını, müspet bilimlere en az derecede önem verilmeye başlandığını görüyoruz. Medreselerde ders okutan müderrisler ve din adamları bilim dallarına ve felsefeye karşı taasup içindeydiler Halbuki bu sınıfın bilimsel bilgiler ve felsefi düşüncüler için hazırlıklı olması ve toplumun kültürel önderliğini üzerine alması gerekmektedir.(14)

Dünyada Türkler kadar eski bir tarihe sahip olan pek az millet gösterilebilir. Bu kada uzun xxxx olan bir millet hâlâ yaşadığına ve yakın zamana kadar dünyanın en büyük imparatorluğunu yaşattığına göre her şeyden önce eşi az görülür bir hayat gücüne sahipti. Yüzlerce yıl içinde teşekkül etmiş Türk kültürü bu milleti başkalarına hakim kılacak kadar idi. Batı ile bizim kadar uzun ve çetin mücadelelere girdiği halde bizim kadar mukavemet etmiş olan başka bir millet gösterilemez. Bu direnmenin sebebini Türk milletinin intibak kabiliyetindeki eksiklik yerine Türk kültürünün çok sağlam ve köklü oluşu hatta beşeri ve ahlaki kıymetler bakımından batı medeniyetine üstünde oluşu ile izah etmek mümkündür.(15)

Dünyada yazılmış bütün seyahatnamelerde bütün milletlerin karakterleri hakkında yazılanlar gözden geçirildiğinde Osmanlı Türk'ü kadar övülmüş bir millet göremiyoruz. Bu övgüye katılmayan tek millet Osmanlı Türk'ünün kendisidir. Kimse tarafından beğenilmeye ihtiyacı yoktu, çünkü kendisini Tanrı'nın kullarına hizmet etmek için ve Tanrı'nın adını yüceltmek için kurulmuş bir devlet temsilcisi olarak görüyordu. Onun hizmetinin mükafatı ve takdiri ancak insanların hakiki sahibinde gelebilirdi. Halk hükümdarına "mağrur olma padişahım, senden büyük Allah var" diyor, insanlar devlet için yaşıyor, devlet için ölüyorlardı. Çünkü devlet onların inandıkları kültür kıymetlerini korumakla görevli idi. Bizde Kültür medeniyet münakaşalarının başlamasını imparatorluğun batılı devletler tarafından yıkılması olarak kabul edebiliriz. Bu yenilgi ve yıkılma hâlâ devam ettiği için elli önceki münakaşa konuları hâlâ hararetle devam etmektedir.

Bugün Batılılaşma ve Batı medeniyeti dairesine girme problemi Avrupa, kuzey Amerika, Japonya dışına komünist ilkelerde dahil olmak üzere bütün devletlerin ortak problemidir.

Merhum Peyami Safa gençliğinde kendisinin de dahil bulunduğu xxxxxx xxx programı şöyle idi; ek kadınla evlenmeli, fes'i kaldırmalı, devlet hizmetinde bulunan herkese yerli malı giydirmek kadınların kıyafetlerini serbest bırakmak ..... işte Avrupaxxx ööre bütün bunları yaptığımız takdirde hem kalkınacak hemde Avrupa'nın düşmanlığından kurtulacaktık. İkinci dünya savaşının ardından, Amerika popüler kültürünün ihracının yoğunlaşması, Amerika'nın ekonomik yayılma politikasının vazgeçilmez bir öğesiydi. Amerika, xxx ekonomisine güç koymak amacı ile dünyanın pek çok yerinde popüler kültürünün egemen olmasını sağladı. Avrupa kıtasında ve hatta Avustralya da sinsice ilerlemiş.Amerikanlaşma eğilimleri, Türkiye'de de göze çarpıyor.

Amerikanlaşma süreci, Türk kültürünün kimliğinin top yekün yitirilmesi veya milli kimlik kavramının kaybolması olarak algılanmamalıdır. Bunun yerine daha genç nesillerin, geleneksel Türk kültürünü devam ettirmesine engel olacak bir etken olarak görülmelidir. Bu günün Türkiye'sinde, Amerika popüler kültürü farkına varılmasa da doğal bir şekilde yaşanış tüketiliyor. Türk kültürü üzerinde aşındırıcı bir etki oluşturacak kadar yayılmasına uygun bir ortam yaratılmasında ana rollerin birini medya oynadı. Sahte veya idealize edilmiş, varlıklı bir toplum imgesinin yansıtıldığı Amerika filmleri, görüntü yaratmaya yönelik pembe diziler ve Amerikan değerlerinin reklamını yapan eğlence programları artık her Türk evine girdi.

Türk yemek ve yiyecek alışkanlıkları ve modern küresel kültürel başlıca öğelerinin rekabetine teslim oldu. Sonuçta dünyanın en zengin mutfaklarında birinin geleneksel yemeklerine ilgi göstermeyen, hamburger ve kola düşkünü nesil yetişiyor. İtinayla hazırlanan küçücük fincanlarla sunulan Türk kahvesi, bugün sadece turistlerin tükettiği ilginç ve nadir bir içecek olarak görülmeye başlandı. Eskiden, Kurban ve Ramazan bayramları öncesinde, yeni giysi ve ayakkabı satın almak önemli bir adetti. Ancak bugün, ucuzluk sezonunda büyük alışveriş komplekslerinden giyim satın almak bir tüketim alışkanlığı haline geldi. Dini bayramların geleneksel anlamları da kayboldu. Eskiden erdem sayılan tutumluluk ve yerine hızla kendini tatmin etmeye dayalı bir kültür yerleşiyor.

Amerika popüler kültürünün Türkiye de yaygınlaşması tatil köyleri, yazlık devre mülkler, lüks oteller ve spor kulüpleri sayesinde daha da kolaylaştı. Bunların ortaya çıkmasıyla geleneksel mimari çizgiler terk edilmekle kalmadı, insanların boş zaman etkinlikleri de değişti. Türkiye, bir yandan küreselleşme sürecine ayak uydurma, bir yandan da milli kültürün erezyona uğramasını engelleme çabasında doğan ikilemle, nacak kendi popüler kültürüne sahip çıkarak ve bunu sözel tarihiyle birlikte yeni nesillere benimseterek başa çıkabilir. (Doğu-Batı S.51) (16)


TÜRK DIŞ POLİTİKASI

İslamiyet öncesi Türk devletlerinde hakim olan harici politikamız; ipek yolunu ele geçirme ve dolayısıyla Orta Asya'ya hakim olma şeklindeydi. Bu siyasete paralel olrak en fazla ilişki kurduğumuz devlet Çin olmuştur. Türk'lerin açık politikalarına karşı Çinliler daima entrikaya başvurarak Türk devletlerini içten çökertmeye çalışmışlardır.

Türklerin, İslamiyet ile tanışmasıyla birlikte dış politikamız bu yeni dinin ekseninde şekillenmiştir. Artık Müslüman olan Türkler gayri- müslim olan devletelere karşı İslamiyet öncesinin gaza anlayışının revize edilmiş bir şekli olan cihad fikriyle harici siyaseti yönlendirmişlerdir. Anadolu'ya girişle birlikte batıda Bizans ile doğuda suni olmayan diğer İslam devletleri ile abbasi devletinin koruyucusu olarak mücadele etmişlerdir. Abbasi halifesinin yanında yer alarak ve ona destek olarak İslam dünyasının liderliği yolunda ilerlemişlerdir. Haçlı seferlerine başarı ile karşı koyuşları bu düşünceye binaen gelişmiştir.


(16) Gülriz Büken ; "Amerikan Popüler Kültürünün Türkiye'de Yayılışına Karşı Tepkisel Düşünceler," Doğu-Batı, S.51

Bir beylikten kısa zamanda bir cihan devletine giden süreç dengeli ve etkin bir dış politika sayesinde olmuştur. Kuruluş döneminde diğer Türk beylikleri ile gerek akrabalık bağları tesis ederek gerekse de mücadele yolu ile Anadolu yarımadasının hakimiyeti ele geçirilmiştir. Bizans ile yapılan mücadele ise ilk dönemlerde dengeli bir şekilde sürmüş ve giderek güçlenen Osmanlı devleti Bizans'a son vermiştir.

Artık iki kıtaya da hakim olan Osmanlı "cihansumul" bir devlet haline gelmişti ve günün şartlarında Birleşik Amerika konumundaydı. Büyük devletin politikası şüphesiz ki kendi çıkarlarını korumak ve tebasına refah sağlamaktı. Diplomasi arenasında belirleyici bir güç haline gelmişti. Hoşgörü ve adalet politikası sayesinde bir çok milleti bünyesinde barındırmış ve düsturunu "ila'yı kelimetullah için nizam-ı Alem" olarak belirlemişti.

Osmanlının çok güçlü olması dünya siyasetinin merkezinde yer almasına ve dış politikasının da bu ölçüye paralellik göstermesini sağlamıştır. Süper güç haline gelmiş olan Osmanlı hilafet zırhı ile kendi egemenliği altında olmayan İslam devletlerinin üzerinde dahi bir etkinlik sağlamıştır. Osmanlının gücünü kaybedip zayıflaması ile birlikte dış politikamızda önemli değişimler olmuştur. Artık belirleyici olan ve dünya siyasetine yön veren bir harici politika yerini ayakta kalabilmek için dengeye dayalı bir siyasete bırakmıştır. Bu dış politika az da olsa devletin uzatmış ancak yıkılışını engelleyememiştir.

Osmanlı enkazı altından büyük bir mücadele sonucu ortaya çıkan ve üç kıta yerine küçük Anadolu yarımadasına sahip olan Türkiye Cumhuriyeti dış politikasını da bu eksende oluşturmak zorunda idi. Kurucusu M. Kemal Atatürk'ün "Yurtta sulh, Cihanda sulh" ilkesine dayanarak yeni bir dış politika düşüncesi ortaya çıkmıştır. Yeni devletin kurulması ile birlikte yapılan anlaşmalar bu düşüncenin tezahürleri idi. Ayrıca dış politikamızın diyalektiğini ortaya koyması açısından dünya barışına katkıda bulunmak için kurulan oluşumlara dahil oluşumuz yukarıdaki düşünceler paralelindedir. Ancak bu barışçıl politika zaman zaman sekteye uğramış ve tavrımızı net bir şekilde ortaya koymamız gerekli durumlar olmuştur. (Kıbrıs Harekatı) Son dönemler içerisinde ise pek çok konuda olan istikrarsızlığımız dış politikaya da yansımış hemen hiçbir konuda uzun vadeli politikalar üretilememiş ve bunun sonucu olarak önümüzde Avrupa birliği, Kıbrıs meselesi ve yeni kurulan Türk Cumhuriyetleri hususunda etkin bir dış politika izlememiz gerekmektedir.


Ekleyen:Ümit SERT
Kaynak:(Alıntıdır)
Aradığınız Dokümanı Bulamadıysanız, Farklı Araştırmalar Yapmak İstiyorsanız Site İçi Arama Yapabilirsiniz!

Ödev ve Araştırmalarınız için www.arsivbelge.com Sitesinde Kaynak Arayın:


Ödev ve Araştırmalarınız için Arama Yapın:

     Benzer Dokümanları İnceleyin
Bor Madeni ve Türkiye Ekonomisi(1618)

Türkiye Irak Siyasi ilişkileri(1185)

Türkiye 2013 - Siyaset, Hukuk, Dış Politika, Ekonomi(1063)

T. C. Anayasa Mahkemesi Hakkında(956)

          Tanıtım Yazıları
      
Türkçe İtalyanca ve Almanca Cümle Çevirisi İçin Birimçevir Sitesi

Esenyurt, Beylikdüzü ve Kartal Bölgelerinde Satılık Daire İlanları

Belge Çevirisi

Tanıtım Yazılarınızı Yayınlamak İçin Tıklayın





Diğer Dökümanlarımızı görmek için: www.arsivbelge.com tıklayın.          

Yorum Yaz          
Öncelikle Yandaki İşlemin Sonucunu Yazın: İşlemin Sonucunu Kutucuğa Yazınız!
Ad Soyad:
          
Yorumunuz site yönetimi tarafından onaylandıktan sonra yayınlanacaktır!