Araştırma ve ödevleriniz için her türlü kaynağı ve dokümanı En Geniş Araştırma ve Ödev Sitesi: www.arsivbelge.com ile bulabilir ve İsterseniz siz de kendi belge ve çalışmalarınızı gönderebilirsiniz!
Her türlü ödev ve dokümanı
www.arsivbelge.com ile kolayca bulabilirsiniz!


Araştırmalarınız için Arama Yapın:






  
Fırat Suyu Kan Akıyor Kitabı Hakkında

                    

www.arsivbelge.com
Fırat Suyu Kan Akıyor Kitabı Hakkında dokümanıyla ilgili bilgi için yazıyı inceleyebilirsiniz. Binlerce kaynak ve araştırmanın yer aldığı www.arsivbelge.com sitemizden ücretsiz yararlanabilirsiniz.
Fırat Suyu Kan Akıyor Kitabı Hakkında başlıklı doküman hakkında bilgi yazının devamında...
Ödev ve Araştırmalarınız için binlerce dokümanı www.arsivbelge.com sitesinde kolayca bulabilirsiniz.

Fırat Suyu Kan Akıyor Kitap Özeti ve Hakkında Bilgi

Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, savaşlardan, kırımlardan, sürgünlerden arta kalan insanların, Yunanistan’a gönderilen Rumların boşalttığı bir adada yeni bir yaşam kurma çabalarını konu alır. Umut romanın baş kahramanıdır.

Lozan’da alınan mübadele kararıyla, Rumlar Yunanistan’a gönderilmiş ve savaşlarda yerini yurdunu yitirmiş insanların Ege’deki bu adaya yerleştirilmelerine karar verilmiştir. Adanın kaderi  Poyraz Musa’nın gelişiyle değişir. Adaya sığınan çeşitli kökenlerden insanlar, Poyraz Musa’nın desteğiyle yaşadıkları bütün acılara karşın umudu ayakta tutarak yeni bir yaşamın filizlerini yeşertirler.

“Yaşar Kemal çağdaş dünyanın en büyük anlatıcılarından biridir. Onu okumak yaşamın kendisini anlamaktır. O, korkusuz bir kahraman gibi yazıyor.”
John Berger

“Yaşar Kemal Homeros'tan bu yana gelen en eski geleneksel anlatıcıdır. Başka bir sesi olmayan halkın sesidir.”
Elia Kazan

“Yitirdiğimiz anlatım geleneğini ne mutlu ki Yaşar Kemal bulmuş. Tarihi ve politikayı altüst ederek yirmibeş - otuz yüzyıl sonra Yunanlı ozan (Homeros) susmuş ve söz sırası Troyalı ozana (Yaşar Kemal) geçmiş.”
Robert Kanters

“Ne zaman çağdaş bir romancı örneği vermem istense, aklıma ilk gelen isim Yaşar Kemal olmuştur.”
Raymond Williams.

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana 1. Kitap Hakkında

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana Yaşar Kemal'in tarihi romanlarındandır. Eser ilk olarak 1997 yılında Adam yayınları tarafından basılmıştır. Bir Ada Hikayesi dörtlemesinin ilk kitabıdır.
Yaşar Kemal bu eserinde I. Dünya Savaşı'nın ardından Anadolu halkının çilesini konu alır. Romanın kahramanı Poyraz Musa adında şeref madalyalı bir savaş gazisidir. Savaştan sonra gittiği köyünde kimseleri bulamaz ve Ege'de Kaz Dağı'nı gören Karınca Adası'dan bir ev ve değirmen alarak yerleşir. Bir yandan da savaşta peşine takılan kanlılarından kaçmakta olduğu için ismini Poyraz Musa yapmıştır. Adaya ilk gelen olan Poyraz Musa burada mübadele ile gitmemiş Rum Vasili'yi bulur. Başlarda kimse adaya gelmez.Fakat zamanla kasaba Anadolu'daki savaştan kaçmış, yoksulluktan bitab düşmüş insanlarla dolunca, bunların bir kısmı adaya iskan edilmeye başlar. Eserde önemli bazı karakterler Poyraz Musa, Nişancı Veli, Vasili ve Dengbej Uso'dur. Roman ismini ortadoğuda yaşayan ve büyük kıyıma uğratılan Yezidiler'in cesetlerinin atılması ile kan akan Fırat Nehri'nin görüntüsünden alır.
Yazar, Poyraz Musa ve diğer kahramanlar etrafında savaşın yıkıcılığını, mübadelenin hüznünü, yüzlerce binlerce yıldır beraber yaşayan halkların kardeşliklerini, kültürlerinin çeşitliliğini, güzelliğini ve uyumunu konu alır.
Yaşar Kemal bu eserinde savaşın toplumsal etkilerine işaret etmektedir. Buna ek olarak yazar kahramanlarının üzerinden insanı ve romanın geçtiği çevrenin doğasını kendine özgü uslubu ile mükemmel tasvirler yaparak anlatır.

Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana I. Kitabından Bir Kesit:

Savaşa çok genç çağrılmıştı. Epeyce okumuşluğu olduğu için küçük zabit olarak katılmıştı orduya. Tifüsten sapır sapır dökülen, Allahuekber dağlarının yamaçlarında ayakta donup kazık kesilmiş asker ormanını görmüş, insanların nasıl donup kaldığına, yere düşmediklerine şaşmış kalmıştı. Uçsuz bucaksız yamaçlarda donmuş bir ulu orman. Gözlerine bir türlü inanamıyordu ya donmuş, taş kesilmiş insan ormanı da bir türlü gözlerinin önünden gitmiyordu. Allahuekber dağlarında bit yiyen, donan doksan bin asker, söylemesi dile kolay.
Bozulmuş ordunun kalıntıları Allahuekberden sonra Ağrı Dağı düzlüğüne indi. Açtılar, perişandılar ve kaçabildikleri kadar kaçıyor, güneye, batıya, orta Anadoluya göçetmiş boş köylerden düş kırıklığına uğramış geçiyor, nasılsa kaçamamış bir köyü bulunca da sevinçlerinden deliye dönüyor, neleri var, neleri yoksa yağma ediyorlar, köyde bir zırnık yiyecek kalmayıncaya kadar tüketip öyle yollara düşüyorlardı. Mezopotamya düzlüğüne indiklerinde koca bir taburdan yedi kişi kalmışlardı. Buraların halkı konukseverdi. Bir de yiyecek bir şeyleri vardı. Hakkaride köy köy dolaşarak çok süt içtiler, çok kavurma, tereyağ, çok yoğurt, çok bulgur aşı yediler. Bayağı da şişmanlayıp kendilerine geldiler. Buralarda savaştan, doksan bin kişilik ordunun sakat, bir deri bir kemik, hasta kalıntısından başka askere benzer kimsecikler yoktu. Bir kısım halk, Kürdü, Arabı, türkü silahlanmışlar Yezidi avına çıkmışlardı. Poyrazın küçük, bitkin, yılgın birliği de Yezidi avcılarına, ister istemez katıldı. Yezidi avcılarına katılmış başka ordu kalıntılarıyla da, başka çetelerle de karşılaştılar. Bu çeteler Yezidi köylerine giriyor, yediden yetmişe hiç bir canlı bırakmamacasına kurşundan, süngüden geçiriyorlar, koyunlarını, keçilerini, atlarını eşeklerini, halılarını kilimlerini, buğdaylarını unlarını, kadınlarının takılarını, paralarını alıyorlardı. Kırımı haber alıp da dağlara kaçanları da teker teker avlıyorlar, hiçbir Yezidinin kaçmasına da izin vermiyorlardı. 

Bir sabah, Dicleyi geçer geçmez bir Yezidi göçüyle gene karşılaştılar. Göç, yaya atlı eşekli, öküzlü inekli, koyunları, keçileriyle dağlara çekiliyordu. Göçün ardı arkası gözükmüyordu. Yezidilerin de biraz silahlı atlıları vardı ve onlar göçün önündeydiler. Atlı Kürtler, Türkler, Araplar, asker kaçakları birleşmişler, Yezidilerden, silahsız köylülerden zorla aldıkları atlara binmişler, dişlerine kadar silahlanmış, Yezidi bölgesine girmişlerdi. Dağlar ve çöl kana batmış çıkmıştı. Yezidi atlılarıyla çarpışma başladı. Bir avuç Yezidiyle bir taburdan çok Yezidi avcısının boğuşması geceli gündüzlü iki gün sürdü.

Yezidi savaşçılarının hepsi öldürüldü, ölüleri çırılçıplak soyuldu, Dicleye atıldı. Sonra silahsızlara geldi sıra, önce erkekleri, erkek çocukları öldürdüler, çırılçıplak soydular Dicleye attılar. Sonra kadınları, kızları...... Kadınlardan aldıkları takıları, erkeklerden aldıkları paraları, saatları bir hurmanın altına yığıyorlardı. Sonra paylaşım başladı. Yağmacıların genç beyi, talanı ikiye böldü yarısını kendi aldı. Genç Bey, öteki yarısını da kuyruk olmuş çetelerine dağıttı. Askerlere ötekilerden çok para, altın saat verdi. Poyraz Musa, bir avuç altın köstekli, altın saatini saatlerin arasından kendi seçti. Bey ona böyle buyurmuştu. Çünkü Bey onun bir küçük zabit olduğunu giyitinden anlamıştı.
Ve kırım ve paylaşma üç gün sürdü. Daha sonra çok Yezidi köyü bastılar, çok Yezidi kestiler. Dicle yarlarının üstüne ulu ateşler yaktılar, közlerinde koyunlar kızarttılar. Çölde çok sıcak vardı. Bey, dağlara mı, Lalişe mi, diye sordu. Lalişte çok altın var, çok da Yezidi. Şeytanın da evi orada. Şeytan da o evde yaşarmış. Lalişe gidersek, çok Yezidi öldürürüz. Onlar da bizden öldürürler. Yalnız bizden ölenler doğru cennete giderler. Çünkü onlar biliyorsunuz, Yezidiler şeytana taparlar, Şeytan da Allahın en büyük düşmanıdır, onun için biz şeytanı öldürmeğe gittiğimiz için, şehit düşersek, doğru, sorgusuz sualsiz, Allahın cennetine gideriz. Hele bir de şeytanı öldürürsek Allah bizi kendisine vezir, hem de sadrazam yapar. Şeytanın evinin duvarları, çatısı, eşik taşı bile altındandır. Yezidilerin hazinesi de büyük avlunun ortasındaki havuzun altındadır. Orada da üç yüz katır yükü altın var. Yalnız hazineyi kara bir yılan, bir ejderhayla bir tavus kuşu bekliyor. Bu tavus kuşu suretine girmiş şeytandır. Önce tavus kuşunu, sonra da yılanı öldüreceğiz. Yılanı öldürmek o kadar kolay değildir. Yılanın yedi başında da yetmiş akıl vardır. Bu yılan Nuh Tufanı zamanında Nuh babamıza şeytanla birlikte isyan etmiş. Bu yılan Adem babamız devrinde de şeytanla birlikte hem Allaha, hem de Adem babamıza isyan etmiş, Allah da onların ikisini birden cennetinden kovmuş. Nuh babamız da kendisine isyan eden, gemisini delen yılanla şeytanı gemisinden kovmuş. Yılan da şeytanın sırtına binmiş, dünyada sular kuruyunca Laliş koyuğuna inmişler. Nuh babamız eğer şeytanla yılanı gemisinden koğmamış olsaydı, şimdi dünyada hiçbir yaratık, kuş, börtü böcek, insan, hiç bir yaratık olmaz, bomboş dünya şeytanla yılana kalırdı. Bey Arapça Türkçe, Kürtçe, Çerkezce konuşuyordu.
"Şimdi size ben Lalişe gidip şeytanla yılanı, onlara tapanları öldürmeyi teklif ediyorum. Siz kabul etmezseniz ben tek başıma Lalişe gidecek, şeytanı öldürecek, ondan sonra da Allahın cennetinde onun sadrazamı olaraktan ebediyen, Allahın ömrü ne kadarsa o kadar yaşayacağım." Heybelerini altınlarla, takılarla dolduranlar, Lalişe, dediler. Dağları, çölü geçtiler. Laliş koyağının önüne geldiler, hurmaların altında dinlenmek için de atlarından indiler, geceyi orada geçirdiler, gün batımına atlandılar, doludizgin Lalişe sürdüler, koyağa girince sağdan soldan öyle bir yaylım ateşiyle karşılaştılar ki şaşırdılar, ne yapacaklarını bilemediler, Yezidi avcılarının yarısı atlarının ayaklarının dibine düştüler, Allahın cennetine uçarak gittiler. Bey, hemen atının başını geriye çevirdi, vurulanların atlarını alın da arkama düşün, diye bağırdı. Öyle yaptılar.
Çölde, bir hurmalıkta toplandılar. Bey, zor dedi, yılan duydu. Şeytan haber verdi de bu iş olmadı. Şimdi ben hem aşiretlere, hem bedevilere, şeytanı öldürüp de Allahın veziri olacaklara gideceğim, bin atlıyla geriye döneceğim. Haydiyin.
O gece Dicle kıyısında konakladılar. Ceren vurdular, yaktıkları ulu ateşlerin közlerinde kızarttılar, karınlarını doyurdular, sabahleyin de Allahın cennetine şeytan tarafından götürülmüş arkadaşlarının ganimetlerini aralarında pay ettiler. Bey, bu paylaşmadan da Poyraza otuz çok altın ayırdı. Poyraz, ikinci günün gecesinde avcılar uyurken, o, asker arkadaşlarıyla kaçtı, doludizgin çöle düştüler. Urfaya kadar at sürdüler. Haranda bir sabah gün ışırken kendilerini candarmacalarca sarılmış buldular. Candarmalar onları aldılar yüzbaşıya götürdüler.
Yüzbaşı Poyraza çok sert, kaşlarını çatarak sordu:
"Şimdiye kadar nerede kaldınız?"
"Geldik işte yüzbaşım."
Başından geçenleri bir bir, hiç bir şeyi saklamadan anlattı.
"Her biriniz onar altın vereceksiniz," dedi Yüzbaşı.
"Başüstüne," dedi Poyraz.
"Burada Fransızlarla savaşıyoruz. Senin çok tecrüben var oğlum zabit, sen milislerin başına geçeceksin, yarın da müsademeye gireceksin. Şimdilik serbestsiniz. Kentinize gidip bir ev bulun, sivil, güzel elbiseler alın. Urfanın bedesteninde çok güzel elbiseler vardır, güzel giyinin. Atlarınız var. İsterseniz çizme de alın. Üç gün sonra hepinizi burada beklerim. Kaçmak yok, düşmanı yenersek sizi buradan terhis edeceğim. Yenemezsek de zaten terhissiniz. Esir düşmemeğe bakın. Kaçarsanız, gözünüzün yaşına bakmadan, nereye giderseniz gidin sizi yakalatır kurşuna dizerim." Önce Poyraz, arkasından öteki askerler Yüzbaşının masasının üstüne onar altın sayıp oradan çıktılar.
Yüzbaşı Mustafa Kemal Paşanın, Fransızlara karşı halkı örgütlemesi için gönderdiği Kerküklü bir Kürttü. Sert, önüne geleni kurşunlayan cinsindendi.
Birkaç gün içinde işgalci Fransız askerleriyle çatışmalara girdiler. Bedevi Arap kabileleri de Türklerle anlaşmışlar Fransızlara karşı savaşmağa başlamışlar, Bedevi Emirleri çoktan, yüzbaşının verdiği paşalık rütbesine kavuşmuşlardı. Savaş sonunda da altın kahramanlık madalyaları alacaklardı.
Urfa çarşısından Yezidi kırımından paylarına düşen sattıkları takılardan aldıkları paralarla en güzel, Halepten getirilmiş görkemli giyitleri, hançerleri, altın sırma işleme fişeklikleri aldılar, giyindiler kuşandılar, on beş kadar asker kaçağını da kandırıp, Fransızlarla az bir savaşıp teskere alacaklarını söyleyerek yanlarına aldılar. Onları da giyindirip kuşattılar, savaşa girdiler. Fransız askerleri yılgındı. Öyle çok savaşmak heveslisi değillerdi. Bir iki çarpışmada üç beş asker yaralanıp, bir iki kişi ölünce ya tabana kuvvet kaçıyor, ya teslim oluyor ya da, bunların hiç birini yapamazlarsa, dağı taşı, yazıyı yabanı, köyleri kasabaları topa tutuyorlardı. Asker kaçakları, Arap atlıları, yüzbaşının topladığı milis birlikleri geceleri Fransız birliklerine baskın yapıyor, ortalığı tarumar ediyorlar, Fransızların mitralyozlarını, mermilerini, neleri var, neleri yok yağmalıyorlardı. Urfa çarşısında yok pahasına atlar, giyitler, tüfekler, tabancalar, mitralyozlar satılıyordu. Poyraz Musa, iki tane ağır topun satıldığını da gözleriyle gördü.
Savaş uzun sürmedi. Fransızlar Urfa ve yörelerinden çekildiler. Hem de bütün ağırlıklarını bırakarak. Onların geride bıraktıkları da Urfa çarşısına düştü, Urfalılar Fransız subay, asker giyiti, şapkası, gömleği giydiler, ayaklarına Fransız çizmeleri, ayakkabıları çektiler. Fransızlar gittikten sonra savaşa alışmış asker kaçakları işlerini sürdürdüler. Bu sefer Bedevilerin çadırlarını basıyor, onları yağmalıyorlardı ya, her baskında da birkaç ölü veriyorlardı. Ne kadar ölü verirlerse versinler, Poyraz Musanın umurunda değildi. Her vurulup düşenin yerine beş tane daha asker kaçağı geliyordu çeteye. Her birisi de savaşlar kalıntısı, feleğin çemberinden geçmiş, uçan turnayı gözünden vuran kişilerdi. Bir de ya ölecekler, ya da evlerine cepleri altınlarla dolarak gideceklerdi. Bu asker kaçaklarından evlerine koyun sürüleri, yılkılar, soylu atlarla, yollarda evlendikleri kızlarla dönenleri de vardı. Resulayndan, aşağıdaki çölden Abdülaziz dağlarına kadar hiç bir Bedevi kabilesi kalmadı. Nereye çekilip gitmişlerse imleri timleri belirsiz oldu. Oysa Bedeviler çok iyi savaşıyorlar, fırsat bulunca da çetelerin kökünü kurutuyorlardı. Kurutuyorlardı ya ne kıymeti var, öldürülenlerin yerine, biri gidiyorsa beşi geliyordu.
Poyraz Musa bir Fransız yüzbaşısı kılığına girmişti. Belinde kılıç, bacaklarında pırıl pırıl çizmeler, Altın sırmalı kemer, altın kakmalı hançer, fildişi saplı tabanca, kırmızı posbıyıklar, geniş omuzlar, mavi duru gözler, sarı saçlar, upuzun bir boy, kundağı sedef kakma Alman filintası, bir Arap Emirinden aldığı görkemli Arap atı.. Bir erkek güzeli. Bu işe girdiğine çok üzülüyor, soygunculuğu her gece, her soygun sonu bırakıyor, sabah olunca da görkemli atına biniyor, arkasında da Fransız askeri kılığına girmiş atlı askerleri çöle doludizgin sürüyordu.
Bir gece, çok önceden gözlerine kestirdikleri zengin bir Bedevi kabilesine baskın verdiler. Bedeviler her olasılığı düşünerek kalabalık bir güçle pusuya yatmış, onları beklemişlerdi. Menzile girince yağmur gibi yağan bir yaylım ateşiyle karşılaştılar. Şimdiye kadar yüzlerce çarpışmadan geriye kalmış bu kişiler şu küçücük pusudan yüzgeri etmediler. Gecenin karanlığında yıkılan çadırlar, kişneyen atlar, develer, çığlıklar, kaçışan insanlar hep birbirine karıştı, bu karman çormanlık sabaha kadar sürdü. Hem Bedevilerden, hem çetelerden birçok ölü, yaralı kumların üstünde kaldı. Gün atarken Bedevi atlıları her şeylerini bırakıp kaçtılar. Çeteler kadınların bileklerine, boğazlarına saldırdılar, sandıkları, işlemeli çuvalları, torbaları açtırdılar, yükte hafif, pahada ağır ne varsa aldılar, geriye dönerlerken, bir hurmalığın içinden bastıkları kabilenin kaçan atlılarıyla yardıma çağırdıkları öteki Arap kabilelerinin atlıları karşılarına çıktılar. Kıyasıya bir çarpışma oldu. Bu arada bir kurşun geldi Poyraz Musanın omzunu deldi çıktı. Poyraz, bu yaralı halinde bile arkadaşlarını yalnız bırakmadı, çarpışmayı sonuna kadar sürdürdü. Çok kan yitiriyor, gözleri kararıyordu. Atının başını çöle aşağı çevirdi, sürdü. Arkasına da üç Arap atlısı takıldı. Onlar da rüzgar gibi at sürüyorlardı. Akşam üstüydü, atın üstüne yatmış, yeleye yapışmıştı. Yanından yönünden cıv, cıv kurşunlar geçiyordu. Gözleri de artık hiç bir şeyi görmüyor, başının içinde binlerce cıvıltıya dönüşmüş, cıv, cıv eden kurşun sesleri, deve bağırtıları, kadın çığlıkları, çocuk ağlamaları... Soylu atı alışkın, geldi, büyük bir çadırın önünde durdu. Çadırın içinden silahlı adamlar çıktılar, Poyrazı içeriye taşıdılar, atını kazığa bağladılar. Biraz sonra da Poyrazı kovalayanlar yetiştiler. Atın gelip de önünde durduğu görkemli çadır Emirin çadırıydı.
Emir, Poyrazı yandaki bölüme aldırdı. Yatak yaptılar, yatırdılar. Emir, yandaki çadırdaki cerrahı çağırdı. Cerrah yaraya bir iyice baktıktan sonra:
"Sultanım," dedi, "bu adamın bir şeyi yok, kurşun omuzu delmiş çıkmış, o kadar, başka hiç bir şeyi yok. Çok da kan yitirmiş. Ben onu yarın ayağa kaldırırım."
Çadırın önünden bağrışmalar, gürültüler geliyordu.
Emir cerraha:
"Bunu yarın ayağa kaldırırsan iyi olur," dedi, dışarıya çıktı:
"Ne var."
"Üç atlı var kapıda."
"Ne istiyorlar?"
"İçerdeki adamı istiyorlar."
Emirin boyun damarı şişti, elleri titredi.
"Ne?" diye gürledi." Ne? Benim evimden adam almağa mı gelmişler? Kim bunlar? Haydi, çabuk getirin buraya."
Emir o anda elini belindeki tabancanın üstüne koymuş, öfkeden yüreği yarılırcasına kıvranıyordu.
İçeriye çok uzun boylu beyaz libasları kana batmış çıkmış üç genç getirdiler.
Emir sert bir sesle, bütün öfkesini sesine yüklemiş gürledi: "Kimsiniz siz, ne istiyorsunuz?"
Konuklar Emirin karşısında el pençe divan durmuşlardı. Geceki baskını, ölenleri dilleri döndüğünce anlattılar ve bu çadıra giren kovaladıkları adamın katillerin başı olduğunu, onun ya dirisini, ya ölüsünü istediler. "Demek benden, evime sığınmış bir insanın ya ölüsünü, ya dirisini istiyorsunuz?"
Ak libaslı delikanlılar boyun kırıp sustular. Emir çok soğukkanlı, bütün öfkesini dizginlemiş olduğu alnında şişen damardan belli:
"Demek benden, Emir evine sığınmış bir kişiyi istiyorsunuz?" "Biliyoruz, istenmez Emirimiz, bunu çok iyi biliyoruz. Haşa huzurdan Sultanımız. Dün gece bu adam bizden çok kişi öldürdü. Bizde hiç erkek koymadı."
Emirin gözleri çakmak çakmaktı. Üçünün de gözlerinin içine, hiç konuşmadan, teker teker, uzun uzun baktı. Ötekiler dayanamadılar, baştaki en uzunu, "kusurumuzu bağışla sultanım. Bizden çok kişi öldürdü de, yoksa sultanımız, biz böyle bir hata işler miydik, gelir de senden, senden evine sığınmış bir kişiyi ister miydik. Bizi bağışla."
Başları önlerinde, utanmış, yerin dibine geçmiş oradan ayrıldılar. Onuru kırılmış Emirin öfkesinden daha bütün bedeni seğiriyor, titriyordu. Cerrahın bütün iyi bakmalarına, yarasında yeni yeni ilaçlar denemesine, Emirin yiyecek olarak kuş sütünden ceren etine kadar hiç bir şeyi esirgememesine karşın Poyraz bir buçuk ay sonra ancak ayağa kalkabildi. Poyraz dışarı çıktığında Emirin çadırı Laliş koyağının yukarı ucuna, kayalıkların yanına, iri ağaçların altına kurulmuştu. Yezidi şeyhleri onu ziyarete geliyorlar, Emir de gelen şeyhleri huzuruna ayakta kabul ediyordu. Poyrazın bildiğine göre Emir Yezidi değildi. Beş vakit namazını kılıyor, dudaklarından da dualar düşmüyordu. Emir, onun Yezidilere karşı tutumuna çok şaşırdığını gözlerinden anladı, aşırı saygı gösterdiği bir Yezidi şeyhi yanından ayrıldıktan sonra da onu yanına çağırdı:
"Gel otur şöyle yanıma," dedi. Sert, keskin, bıçak gibi yüzü yumuşamış, gözleri sevgiyle dolmuştu. "Bak bana yavrum, iyi dinle. Biliyorsun, ben sünni Müslümanım. Ben bir tek insanım. Bir tek insan acı çekiyorsa, bütün insanlar acı çekiyordur. Bu Yezidiler yüzlerce yıldır acı çekiyorlar, öldürülüyorlar, soylarını tüketiyorlar. Dünya da bir tek Yezidi kalmadı, diye düğünler, bayramlar ediyorlar. Uzun bir süre de Yezidiler ortalarda gözükmüyorlar. Herkes artık onların soylarının tükendiğini sanırken bir de bakıyorlar ki Yezidiler kurt sürüleri gibi dağlardan çöle inmişler, Şeyh Adi Bin Misafirin dergahına yüz sürüyorlar. Sen de gördün herhalde, yıllardır, önüne gelen Yezidi öldürüyor. Çocuk demiyor, bebek, genç kız, delikanlı, yaşlı, hasta demiyor, dağları çölleri, mağaraları, delikleri bir bir arayarak Yezidi bularak öldürüyorlar. Gene de tükenmiyor, yılmıyor direniyorlar. Ve bütün insanlar, haberleri olsa da olmasa da onlarla birlikte öldürülüyor, acı çekiyor, aşağılanıyor, tükeniyor ya onlar tükenmiyor. Öldürenler de onlar kadar, onlar gibi onlarla birlikte ölüyorlar ya öldüklerinin, çürüdüklerinin farkına varmıyorlar." Emir anlattıkça yüzü acılaşıyor, derinden acı çektiği, her halinden, sesinin gittikçe bir ağıda dönüşmesinden anlaşılıyordu.
Poyraz, Emirin Bedevileri niçin basıp talan ettiklerini, öldürdüklerini soracağından ödü kopuyor, o da birçok şeyi soruyor, anasını, babasını, köyünü kasabasını, yaşamlarını, Sarıkamışı, Enver Paşayı, bitlerin yiyerek öldürdüğü Hafız Paşayı, her şeyi, her şeyi soruyor, Bedevi baskınlarını, asker kaçaklarının, Kürtlerin, Türklerin, Arapların Yezidi soykırımlarını bir türlü soramıyordu.
Yezidi kırımlarını anlatırken o koskocaman hüzünlü ceren gözleri kısılıyor, kapanıyor, acı içinde çırpınıyor, sesi kısılıncaya kadar kendinden geçerek konuşuyor, sesi kısılıp çıkmaz olunca da susuyordu. "Fırat," diyordu, "Fırat, günlerce, aylarca insan ölüleriyle doldu da taştı. Fırat suyu kan akıyor baksana. Dicle," diyordu, "Dicle günlerce, aylarca insan ölüleriyle doldu da taştı. Dünyanın bütün kartalları çöle indiler, çölde insan etine doydular."
Birinci kitabın sonu

 


Ekleyen:Ümit SERT
Kaynak:(Alıntıdır)
Aradığınız Dokümanı Bulamadıysanız, Farklı Araştırmalar Yapmak İstiyorsanız Site İçi Arama Yapabilirsiniz!

Ödev ve Araştırmalarınız için www.arsivbelge.com Sitesinde Kaynak Arayın:


Ödev ve Araştırmalarınız için Arama Yapın:
     Benzer Dokümanları İnceleyin
Büyük ve Küçük Kan Dolaşımı(14600)

Kan Grupları ve Kan Vermenin Önemi(11852)

İçme Suyunun Geçtiği Aşamalar(6712)

Deniz suyunun tatlı suya çevrilmesi(3696)

Deniz suyundan içme suyu eldesi(3484)

          Tanıtım Yazıları
      
Türkçe İtalyanca ve Almanca Cümle Çevirisi İçin Birimçevir Sitesi

Esenyurt, Beylikdüzü ve Kartal Bölgelerinde Satılık Daire İlanları

Belge Çevirisi

Siz de Tanıtım Yazısı Yayınlamak İçin Tıklayın

Diğer Dökümanlarımızı görmek için: www.arsivbelge.com tıklayın.          

Siz de Yorum Yapmak İstiyorsanız Sayfanın Altındaki Formu Kullanarak Yorum Yazabilirsiniz!

Yorum Yaz          
Öncelikle Yandaki İşlemin Sonucunu Yazın: İşlemin Sonucunu Kutucuğa Yazınız!
Ad Soyad:
          
Yorumunuz site yönetimi tarafından onaylandıktan sonra yayınlanacaktır!